Kıyının hafızası, sanat ve yeni yabancılaşma mekanları: Galataport ve Haliçport – Çağdaş Can
Spread the love

Galataport projesi ihaleye çıktığı günden beri tepki toplayan, İstanbul’un en tartışmalı projelerinden birisi oldu. Projenin kıyı şeridini kamusal alan olarak düzenlemek yerine bir alışveriş merkezi olarak yeniden tasarlanması projeyi bir kent suçu olarak gören kent savunucularının eleştirilerinin en başında geliyor.

Galataport toplumsal hafızadan ve İstanbulluların günlük pratiklerini ve ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak, sadece alışveriş ve tüketime dayalı pratikler üzerine kurulu bir mekân olarak kendisini dayatırken, yakın zamanda oldukça ironik bir fotoğraf sergisine de ev sahipliği yaptı. Alışveriş merkezine dönüştürülen eski Paket Postası binasında “Kıyının Hafızası” adıyla Ara Güler`in İstanbul kıyılarında gündelik yaşamı fotoğrafladığı eserlerinden oluşan bir fotoğraf sergisi düzenlendi.[1]

Denize açılmaya hazırlanan balıkçılar, kıyıda oynayan çocuklar, plastik sandalyelerinde oturup sohbet eden ya da balık tezgâhlarının etrafında biriken kent sakinleri fotoğraf karelerinde sergilenirken, Galataport İstanbulluların kıyı ile nasıl bir gündelik ilişki kurmasına izin veriyor?!

***

“O kadar para verdikten sonra en kösedeki odalardan birinde kalsaydım çok üzülürdüm sanırım?”, “En güzel odalar üst orta sıradakiler bence”… Galataport`un ikinci katında, kulak misafiri olduğum denizle aramıza set çeken kruvaziyeri izleyen genç bir çiftin arasında geçen diyalog. Hemen yan tarafta yer alan mekân özel bir etkinlik için kapatılmış ve kokteyle katılanların da görebildiği tek manzara da aynı yolcu gemisi. Alt katta kıyıda da durum pek farklı değil. Ziyaretçiler ya lüks, gurme restoran veya kafelerde oturup soluklanıyorlar ya da kıyı serinde yolcu gemisinin yanından kısa bir yürüyüş yapıp, kruvaziyerle selfie çektikten sonra mekândan ayrılıyorlar. Ortamda denizin mavisini görebilen hiç kimse olmamasına rağmen, kıyıya yanaşmış yolcu gemileri ve alışveriş merkezi arasına sıkışmış insanlar durumu pek yadırgıyormuş gibi görünmüyorlar. Bu manzaraya baktığımızda, Galataport kıyının hafızasını dair pek bir şey sunmasa da modern kent hayatında deneyimlediğimiz yabancılaşmayı en net gözlemleyebileceğimiz mekanlardan biri olabilir.

Henri Lefebvre, yabancılaşma kavramını geleneksel Marksist teorideki konumundan alıp bireylerin daha çok gündelik hayatta kültürel ve toplumsal ilişkiler üzerinden deneyimlediği bir olgu olarak yeniden tanımlamaya çalışır.[2] Buna göre iş yerinde emeğine yabancılaşan işçinin yerini modern dünya ile birlikte boş vakitlerinde kolektif ve toplumsal ilişkilerden uzaklaşmış “yabancılaşmış” bireyler alır. Mekân sakinlerinin tüketiciye evrildiği bu yeni gündelik yaşamda, başkaları ile buluşma, paylaşma, bir araya gelme gibi gündelik ilişkilerin yerini ev, araba ve alışveriş merkezi arasına sıkışmış, daha mobilize, bireysel ve tüketime dayalı alışkanlıklar alır.

Tasarlanmış mekân ise üretim ve tüketim ilişkileri çerçevesinde yeniden tanımlanan bu gündelik hayatın gerçekleştirilmesinde etkili bir ideolojik araca dönüşür. Mekân hem fiziksel tasarımı hem de barındırdığı ve temsil ettiği semboller ve imgeler aracılığı ile mekânı kullananların davranışlarını ve dolaylı olarak da toplumsal ilişkileri düzenleme rolüne sahip olur. Eğer bu yeni mekân bizim mevcut gündelik pratiklerimiz göz ardı edilerek gerçekleştirilirse ya kendimizi tasarımın mümkün kıldığı yeni pratiklere uydurmak zorunda kalırız ya da mekânı pratiklerimizi karşılayamayan “yabancı” bir dünya olarak deneyimleriz. Uzun vadede mekânın mümkün kıldığı ya da teşvik ettiği gündelik ilişkiler alışılmış, sıradan haline gelip norm olarak kabul edilmeye başlar. Bu yüzden mekân sadece belirli bir toplumsal yaşam tarzını desteklemekle kalmaz, bunu bize norm ve sıradan olarak dayatırken aynı zamanda mümkün olan diğer alternatifleri de görünmez kılar. Lefebvre bu süreci ideoloji ve gerçekliğin birbirine karıştığı, “mutlak” bilginin politik olarak yeniden üretildiği ve bunun sonucunda insan doğasının mitsel bir şekilde yeniden tanımlandığı bir süreç olarak tanımlar.

Galataport da tasarlanmış mekân olarak benzer bir ideolojik rolü yerine getiriyor. Bireyin kıyı ile olan ilişkisini kent sakinlerinin ihtiyaçları üzerinden şekillenmiş ve daha kolektif deneyimlerden uzaklaştırılarak, gurme restoranlar, kafeler, lüks mağazalar ve dev kruvaziyer gemileri arasında sıkıştırarak yeni bir norm olarak baştan tanımlıyor.

Kamusal olanın ‘disneyleştirilmesi’

Proje sahibi Doğuş ve Bilgili Holding yakın zamanda, Galataport`un kamusal bir mekân olmadığını kanıtlayan yeni bir uygulamaya geçtiler.  Galataport’un bütün giriş çıkışlarına güvenlik kontrolleri ve x-ray cihazları yerleştirildi. Artık Galataport proje alanındaki 1,2 km`lik sahil şeridine erişebilmek için alışveriş merkezi ya da restoran ve kafeleri kullanmak istemesek bile güvenlik kontrolünden geçmemiz gerekiyor. Özellikle Galataport`un internet sitesinde kendisini “mahalle konseptinde” tasarlanmış bir mekân olarak sunması oldukça ironik.[3] En azından hala mahallelerimize x-ray cihazlarından geçerek girmek zorunda olmadığımızı düşünürsek, Galataport’un mahalle konseptinden öte Sharon Zukin`in “disneyleştirme” olarak tanımladığı konsepte daha çok uyduğunu düşünüyorum.

Zukin 1950`lerden sonra Amerika’nın “ideal” kamusal alanlarını Disneyland konseptinde bulduğunu iddia eder.[4] Kamusal alanların yapay, basit ve konforlu tüketim mekânlarına dönüştürülmesini disneyleştime olarak tanımlar ve üç aşamadan bahseder: (1) halka açık alanların temizlenmesi, yenilenmesi ve atıl konumundan kurtarılması (2) mekânın özelleştirilmesi, (3) güvenlik ve kontrol sistemleri aracılığı ile gözetimin arttırılması. Bu yaklaşımla oluşturulan yeni kentsel mekanlar, restoranlar, kafeler, müzeler, tarihi yapılar ve hatta sanat eserleri ve sokaklar “standartlaştırılmış, seri üretilmiş, basit tüketim malları” haline gelirken, kullanıcıların mekanla olan ilişkisi de “tüketici” ya da en iyi ihtimalle “ziyaretçi” olmaya indirgenir.

Uzunca bir süredir İstanbul’da özellikle Beyoğlu bölgesi ve İstiklal Caddesi’nin de benzer bir yaklaşımla konforlu, basitleştirilmiş bir turizm ve tüketim alanına dönüştürülmesine tanıklık ediyoruz. Galataport ile bu yaklaşım kıyılara doğru genişletilirken devam eden Haliçport projesi ile kente daha da yayılmaya devam edecek gibi duruyor. Toplumsal belleğimizde yer etmiş mekanlar birer birer daha estetik, daha temiz, daha verimli ve kârlı olmak iddiasıyla steril tüketim mekânlarına dönüştürülürken bir yandan kentle olan gündelik ilişkilerimiz de derinden dönüşüme uğruyor. Bir araya gelen, paylaşan, kültür ve sanata katılan, üreten, talep eden, politika yapan kent sakinlerinin yerini, konaklayan, izleyen, fotoğraf çeken, satın alan, geçip giden kalabalıklar alıyor.

Disneyleştirme: ‘Estetik’leştir, özelleştir ve ‘güvenli’leştir

Kıyının hafızası!

Galataport projesi savunulurken projeye gelen eleştiriler proje alanının eskiden de kamusal kullanıma açık olmaması argümanı ile geçiştirilmeye çalışılsa da İstanbullulara dayatılan bu projeden başka hangi alternatiflerin mümkün olduğunu tartışmaktan kaçınılıyor. Ne yazık ki Galataport İstanbul`un Karaköy Fındıklı arasındaki kıyı bölgesini kamusallığı yok ederek dönüştürürken, bu kıyıların eski halini ve neleri kaybettiğimizi de yine Galataport `da yer verilen Ara Güler sergisinde görüyoruz. Aslında bu kontrast, gündelik ilişkilerimizde bizi kıyıya yabancılaştıran Galataport‘un yerine başka nasıl bir alternatifin mümkün olabileceğini düşünmemizi de sağlıyor.

Bir soylulaştırma aracı olarak kültür ve sanat

Galataport`un “Kıyının Hafızası” sergisine yer vermesinin sebebi kuşkusuz ki ne tarz gündelik ilişkilerden uzaklaştığımızı bize göstermek değil. Tartışmalı kentsel projelerin sanatı bir meşrulaştırma aracı olarak kullanması hem Türkiye’de hem dünyada oldukça yaygın başvurulan bir taktik. Bunun tek sebebini sanatın yaratıcı ve sempatik yüzünü kullanarak tartışmalı projeleri aklama ya da muhalif olan “öteki cenaha” sevimli görünerek tepkileri dindirme çabası olarak değerlendiremeyiz. Sanat aynı zamanda dönüştürülen mekânları yeni orta-üst sınıf kullanıcılarına daha cazip kılabilmek için oldukça etkili bir pazarlama aracı olarak kullanılabiliyor.

Yine yoğun tepkiler ve itirazlar eşliğinde yap-işlet-devret modeliyle dönüştürülen Haliç Tersanesi projesinde de kültür ve sanat söylemleri oldukça baskın bir şekilde dillendiriliyor. Haliçport projesi ile tersane işlevinden arındırılan bölgenin yerine otel, ofis, rezidans, yeme içme ve alışveriş alanları yapılması planlanıyor.[5] Yine proje kapsamında bulunan müzeler ve sanat galerileri aracılığı ile de bölgenin yeni bir kültür sanat merkezi haline gelmesi bekleniyor. Zaten bir süredir Haliçport “Contemporary İstanbul” gibi çeşitli sanat etkinliklerine ev sahipliği yapmaya başladı bile. İstanbul Büyükşehir Belediyesi de bu dönüşüm sürecine bölgede planlanan İstanbul Sanat Müzesi, Müzik Müzesi gibi projelerle dahil oldu. Ekrem İmamoğlu bu çalışmaları “kültür ve sanatı arka mahallelere taşımak” olarak tanımlıyor.[6] Ancak bölgenin yaşayacağı dönüşümün; tersaneleri işlevsizleştirmenin yanı sıra bölgede bulunan mahalle sakinlerinin yerlerinden edilmesine de ön ayak olması bekleniyor. Bu durumda hangi mahallelilerin kültür sanatla buluşturulmasının hedeflendiğini de sorgulamamız gerekiyor; mevcut mahalle sakinlerinin mi yoksa soylulaştırma sonrası bölgeye yerleşecek yeni sakinlerinin mi? Önümüzdeki benzer örnekler bu tarz mekânsal dönüşüm süreçlerine dahil edilen kültür sanat projelerinin, en iyi niyetli ya da ileri örneklerinde bile, mekânın eski paydaşlarının koşullarını iyileştirmek bir yana onların yerlerinden edilmesini hızlandıran ve mekânı soylulaştıran bir araca dönüşebildiğini gösteriyor.

Eski Hamburg limanı ve çevresindeki işçi mahallelerinin dönüşümünü hedefleyen ve Avrupa’nın en büyük kentsel dönüşüm projelerinden Hafencity projesi bu durumun en iyi örneklerinden birisi. Hafencity dönüşüm projesi IBA [7] (Uluslararası Yapı Sergileri) tarafından Türkiye’den alışık olduğumuz tepeden inmeci yaklaşımların aksine daha katılımcı ve mekânın fiziksel dönüşümünü çeşitli sosyal projeler ile destekleyen bir süreç ile gerçekleştiriliyor. IBA böylece mahallenin eski sakinlerinin yerinden edilmesini engelleyerek bölgenin heterojen yapısını korumayı hedeflediğini belirtiyor. IBA`nın sunduğu bu sosyal yaklaşım pek çok mimar ve planlamacı tarafından ilerici olarak görülüp takdir toplasa da dönüşümü tamamlanan mahallelerde gerçekleştirilen çalışmalar o kadar iyimser sonuçlar sunmuyor. Wilhelmsburg, Hafencity’de yer alan bizim Tarlabaşı’ndan alışık olduğumuz şekilde kamuoyunda sıklıkla kriminal faaliyetlerle birlikte anılarak stigmatize edilmiş, göçmen ve düşük gelirli sakinlerin yoğun yaşadığı eski bir işçi mahallesi. Frank Eckardt, Wilhelmsburg’un Hafencity projesi ile maruz kaldığı dönüşümü incelediği çalışmada yenileme sürecinde evlerini terk eden mahallelilerin çok büyük bir bölümünün artan kira fiyatları nedeniyle mahalleye geri dönmediğini gösteriyor.[8]

IBA mahallenin dönüşüm sürecinde mahalleliler ile birlikle özellikle alt kültürden çeşitli sanatçıların, tasarımcıların ve müzisyenlerin dahil olduğu bir seri atölyeler ve kültür sanat projeleri gerçekleştiriyor. Bunların en popülerlerinden bir tanesi de ünlü yönetmen Fatih Akın ile birlikte gerçekleştirilen “Soul Kitchen” projesi. IBA bu kültür sanat atölyeleri ile mahalle sakinlerinin planlama süreçlerine “inovatif” bir şekilde katılımını sağladığını iddia ediyor. Ancak Eckardt, IBA’nın uyguladığı yaklaşımın mahalle sakinleri açısından sadece geçici ve -mış gibi bir katılımcılığın ötesine geçemediğini aksine projeye entelektüel destek sağlamak ve gelecekteki yeni sakinlerine pazarlamak için kültürün araçsallaştırıldığını öne sürüyor. Uzun vadede dönüşüm projesi bölgenin bir çekim merkezi haline gelmesini hedeflerken, mahallelilerin ulaşılabilir konut, uygun kira fiyatları ve sürdürülebilir iş imkânlarına gibi en önemli ihtiyaçlarını planlama süreçlerinin dışında tutuyor.

Tasarım dünyasında “iyi örnek” olarak sunulan Hafencity projesi bile arka mahalledekilerin kültür sanata erişmesi bir yana dursun bu yolla yerinden edildiği bir örnek olarak önümüzde dururken, Haliçport gibi tepeden inme tasarlanan ve herhangi bir katılımcılık iddiası bulunmayan bir projenin arka mahalledekilere fayda sağlamasını, ihtiyaçlarını karşılamasını beklemek pek inandırıcı görünmüyor.

Fotoğraf: @HalicPostasi

Herkes için erişilebilir kentler

En başından kar etme ve rant amacı güdülerek başlanan kentsel projelere sonradan eklemlenmeye çalışılan kültür ve sanata dayalı “inovatif” yaklaşımlar bir pazarlama ve aklama aracı olmaktan öteye pek gidemiyorlar. Aksine günümüzdeki planlama yaklaşımı ile, mekânı anlamlı kılan “toplumsal bellek” gündelik pratiklerimizden ayrıştırılarak çerçevelenip müzelerde ve alışveriş merkezlerinde sergilenirken, kentler basitleştirilmiş, güvenli ve konforlu tüketim alanlarına dönüştürülüyor. Herkes için erişilebilir ve adil kentler inşa etmek istiyorsak, kent sakinlerinin ihtiyaç, sorun ve taleplerinin merkezde olduğu, onların gündelik pratiklerini dönüştürmek yerine destekleyen ve o pratiklerin çevresinde şekillenen yeni bir sosyal planlama anlayışına dönmenin kaçınılmaz olduğunu görmemiz gerekiyor.

Çağdaş Can / İnşaat Mühendisi

Bauhaus Üniversitesi Weimar Avrupa Kent Araştırmaları Enstitüsü

 

KAYNAKLAR

[1]  https://www.galataport.com/tr/etkinlik/ara-guler-kiyinin-hafizasi-sergisi

[2] Lefebvre, H. (1991). Critique of Everyday Life. Vol. 1. Translated by John Moore.

[3] https://www.galataport.com/tr/hakkimizda/proje-hakkinda

[4] Zukin, S. (1995). The cultures of cities. Blackwell: Oxford.

[5] https://sehirplanlama.ibb.istanbul/halicport/

[6]  https://www.indyturk.com/node/492761/hali

[7] https://www.internationale-bauausstellungen.de/en/

[8] Eckardt, F. “Architecture and the “right to the city”: The IBA Hamburg as a case for critical urban studies.” Architecture and the social sciences. Springer, Cham, 2017. 121-135.


Spread the love