Yeni bir döneme girerken – Mahir Ulutaş (Sendika.Org)

Çatışmasızlık süreci bitti. Türkiye ve bölge için yeni bir dönem başladı. Hiçbir zaman gerçek bir çözüm sürecine evrilmemiş olan ve temelde her iki taraf için de son büyük hesaplaşma öncesi güç biriktirme ve konjontürel olarak mevzi kazanma amacı taşıdığı yürütülüş biçimi itibariyle aşikar olan süreç, temelde ABD-İran anlaşması olmak üzere pek çok etkenin zorlamasıyla yeniden ve sert olacağı anlaşılan bir çatışma sürecine evrildi.

Tozun dumana karışmaya başladığı ve bölgesel savaşın Türkiye içerisinde de daha sıcak biçimlere bürüneceği bir döneme girmekte olduğumuz rahatlıkla söylenebilir. Bu noktada yaşananlara ve yaşanacak olanlara dair serinkanlı bir analiz, sürecin temel parametrelerini belirlemek ve yönlendirmek için yaşamsal önemdedir.

Bu yazıda maddeler halinde sürece dair köşe taşlarını kendimce kısaca belirginleştirmeye çalışacağım.

1-AKP İktidarının bölge politikaları iflas etmiştir. Neo-Osmanlıcılık hevesi ile bölgeyi dizayn etmeye çalışan AKP, Türkiye’yi bölgede hiçbir etkisi olmayan, izole bir ülke haline getirmiştir. 2000’li yılların başından itibaren Türk sermayesine Ortadoğu ve Kuzey Afrika başta olma üzere yeni pazarlar yaratma hevesi ve ihtiyacının sonucu olarak tüm burjuva liberal kesimler tarafından da pohpohlanan bu alt-emperyal proje, gücünün ve etkisinin ötesinde bir hırsa dönüşüp, ABD’nin zayıflayan imparatorluğunun çatlaklarına yerleşip kendi projelerini “bağımsızca” uygulamaya dönüştüğü ölçüde bölgenin demografik, siyasi ve tarihi yapısı ile uyuşmayan bir fiyasko haline gelmiştir.

AKP’nin Selefi- Cihatçı çetelere vermiş olduğu destek, tüm uluslararası kamuoyu ve güçler tarafından belgeleriyle kayıt altına alınmış, hesabının kesileceği günü ve koşulları beklemektedir.

2-AKP’nin, Suudi Arabistan, Katar ve gizli ortak İsrail ile birlikte geliştirdiği ve büyük oranda fiilen Türkiye eliyle uygulanan cihatçı çetelerin desteklenmesi projesi, ABD-İran anlaşmasının da net bir şekilde gösterdiği, emperyalist güç odaklarının deyim yerindeyse bölgede “makas değiştirmesi” sonucunda ateşten bir gömleğe dönüşmüştür. Özellikle Türkiye açısından çok büyük bir tehdit taşıyan bu süreç, hem yakın zamanda gördüğümüz, İncirlik üssünün yeniden kullanıma açılması gibi zorunlulukları hem de cihatçı çetelerin savaşı Türkiye içine taşımasını büyük bir açmaz olarak ortaya koymuştur.

3-AKP’nin ideolojik barutu bitmiştir. Hem bölge politikalarındaki iflas, hem Siyasal İslamcı kadroların rantla ve parayla tanışmış olmaları, toplumu dönüştürücü bir karşı-devrim gücü olarak AKP’nin tarihsel döneminin tamamlandığını göstermektedir. Elinde kala kala çıplak bir baskı aygıtı kalmıştır.

4-Türkiye derin bir ekonomik krizle karşı karşıyadır. Uluslararası konjonktürün etkisiyle ve sermaye için yeni pazarlar bulmaya dönük hırslı ve aceleci bir projenin itici gücüyle yaratılan sıcak para girişine ve kentsel-kültürel alanların ve doğanın talanına dayalı inşaat sektörünü temel alan ekonomik büyüme modeli, gerek uluslararası ve bölgesel koşulların değişmesi, gerek ülke içinde yükselen toplumsal muhalefet, gerekse AKP iktidarının yaratılan ranta ve sermaye birikimine, mafyatik-çeteci-patriyarkal yöntemlerle el koyma/yönlendirme pratiğinin ayyuka çıkması sonucu sermaye açısından ülkenin öngörülebilir bir yatırım alanı olmaktan hızla uzaklaşması gibi nedenlerle tıkanmıştır.

5-Türkiye bir parti devletine dönüşmüştür. Tüm devlet kurumlarının AKP’nin organlarına dönüşüm süreci tamamlanmıştır. Seçim sonuçlarının tek adam-diktatörlük-başkanlık sistemine gidişat konusunda vermiş olduğu net mesaja rağmen, son bir ayda yaşananlar, seçim sonucunda AKP iktidarının kolaylıkla dönüştürülebileceği yönündeki beklentilerin ne kadar dayanaksız olduğunu bir kere daha göstermiştir.

Aynı şekilde tarihsel olarak Türkiye’de sermaye oluşum ve birikim süreçlerinde devletin merkezi rolünün bir kere daha ispatlanması olacak şekilde, Türkiye burjuvazisinin, uluslararası sermaye çevrelerinin desteği ve yönlendirmesi ile açıkça dillendirmekte olduğu “kapitalist restorasyon” projesi, devlet kurumlarının öncelikli tehdit algısı sonucu yarattığı “sürtünme” faktörünün büyüklüğü nedeniyle sorunsuz bir şekilde ilerleyememektedir. Hemen tüm sermaye kesimlerinin büyük bir iştahla istediği, “Kaçak Saray”ın dizginleneceği bir “AKP-CHP Büyük Koalisyonu”, devletin “derin” reflekslerinin öne çıktığı daha acil bir ajanda tarafından kadük edilmiştir.

Diğer yandan AKP’nin bir parti devletine dönüşebilmesindeki en önemli etkenin, düne kadar Kürt siyasal hareketi karşısındaki dengeleyici konumu olduğu da açıktır. 7 Haziran seçimlerinde AKP’nin bölgede yaşadığı hezimetin, orta-uzun vadede, AKP hegemonyasının çözülüşü yönünde önemli bir faktör olacağı söylenebilir.

6-Kürt siyasal hareketi, Ortadoğu’da yaşanan bölgesel altüst oluşların yarattığı boşlukları ve çatışmasızlık sürecini iyi değerlendirmiş ve güçlerini güneye ve batıya kaydırarak, Kobane direnişinde somutlanan büyük bir mevzi ve prestij kazanmıştır. Bu durum hareket açısından önceliklerinin belirlenmesi ve kararların alınmasında, sadece Türkiye içini ve buradaki dengeleri değil, bir bütün olarak Ortadoğu’nun siyasal coğrafyasını hesaba katan bir analiz düzeyini mümkün ve hatta zorunlu kılmaktadır. Kürt sorununun geleceği açısından bu nokta merkezi önemdedir ve dikkatle analiz edilmelidir.

İyi bilinen temel bir takım noktaları hatırlattıktan sonra bir kaç madde halinde önümüzdeki döneme dair görüşlerimi toparlamak istiyorum:

a-Türkiye gibi orta derecede gelişmiş bir kapitalist ülkenin uzun bir süre bu “deli gömleği” ile yaşama opsiyonu yoktur. Uluslararası sermaye güçlerinin baskısı ve Türkiye sermayesinin çıkarları, bir kapitalist restorasyonu zorunlu kılmaktadır. Bu çerçevede Türk egemenleri açısından Kürt siyasal hareketi ile uzun süreli bir savaşın sürdürülebilir bir tarafı yoktur. Kaldı ki, ülke kamuoyu 90’lı yıllardaki gibi yekpare değildir, havuz medyasının tüm çırpınmalarına karşın böyle bir “seferberlik” mümkün görünmemektedir.

Diğer yandan toplumun önüne, kör topal da olsa bir kere çözüm ve müzakere gündemlerini getirdiyseniz, bir şekilde bu gerçekleşecektir. Serinkanlı bir analiz göstermektedir ki, yaşadığımız çatışmanın yükseltilmesi süreci, devlet açısından Ortadoğudaki “Kürt Baharını” bitirdikten sonra kendi istediği zamanda ve koşullarda minimum taleplerle bu müzakerelerin sonuçlanması amacını taşımaktadır. Bu da sert ve dizginsiz bir ara dönemin başladığının habercisidir.

b-AKP’nin de acelesi vardır. Askeri-sivil tüm devlet bürokrasisi bloklarını kendi etrafında konsolide etmeyi başarabilmesinin temel gerekçesi olan Kürt hareketine karşı dengeleyici/frenleyici rolünün bittiği gerçeği, kendi varlığını ve birliğini bu defa Kürt hareketini minimize etme misyonunu başarma üzerinden koruyabilme zorunluluğunu beraberinde getirmektedir. Diğer yandan 13 yıllık pratiğinin biriktirdiği cihatçıların desteklenmesi, yolsuzluk dosyaları vb. defolar, eli yükseltmesini ve baskı aygıtını büyütmesini tüm bu amaçlarla da zorunlu kılmaktadır.

c-Kürt siyasal hareketi açısından da bir barış sürecinin zorunluluğu not edilmelidir. Burada önemli bir noktanın açıklıkla ve yüksek sesle ifade edilmesi gerekmektedir. IŞİD’e karşı kazanılan zaferin yarattığı meşruiyetin ve taktiksel olarak ABD vb. emperyalist güçlerle yapılan ittifakın Kürt hareketinin aklını çelmemesi gerekir. ABD’nin Kürtler içindeki stratejik müttefiki Barzani’dir ve Rojava’da kurulmaya çalışılan ve büyük bir enternasyonal destek alan komunalist projenin de ilk fırsatta ezilmesi ve kurulacaksa bir Suriye Kürt özerk bölgesinin de Barzani öncülüğünde gerçekleşmesi, ABD’nin ajandasının ilk sıralarında olmalıdır. İncirlik’in kullandırılması karşılığında, Kürt siyasal hareketine saldırıların önünün açılması da bu konuda önemli bir ipucudur. Dolayısıyla Kürt hareketinin, Türkiye içinde silah kullanmama tavrının taktiksel değil, 2013 Newroz’unda ifade edildiği üzere stratejik olmasının zorunlu olduğu bir kere daha bilince çıkmalıdır. Rojava’daki kazanımların korunmasının dahi yegane yolu, Türkiye’de Kürt sorununun demokratik barışçı çözümüdür. Bu çerçevede son bir haftadır tanıklık ettiğimiz misilleme eylemleri açıkça yanlıştır ve tehlikelidir. Yine aynı şekilde “Türkiye Kürt sorununu çözmezse biz de başımızın çaresine bakarız” tavrı, en zor koşullarda dahi Kürt sorununun demokratik çözümü için samimi bir dostluk sergilemiş Türkiyeli sosyalistler için hazmedilmesi mümkün olmayan bir milliyetçi refleks olmanın ve Türkiye toplumunun tarihsel/demografik yapısı ve fay hatlarını tahrik eden tehlikeli bir söylem olmasının yanında, stratejik olarak da yanlıştır.

d-Son bir söz de Türkiyeli sosyalistler açısından söylenmelidir. Sosyalistler her zaman halkların kardeşliğinin yılmaz bir savunucusu olmuş ve Kürt halkının yanında olmuşlardır. Sosyalist hareketin tarihi bu dayanışmanın en onurlu örnekleri ile doludur. Ancak tarih ve coğrafya bugün Türkiyeli işçilerin, emekçilerin emek ve demokrasi mücadelesini hiç olmadığı kadar Kürt sorununun demokratik barışçı çözümüne bağlamıştır. Bu çözümün ana hatlarıyla üst başlıkları, bir mühendislik analojisi kullanırsak, bu dinamik sistemin kararlı olduğu çözüm aralığı bellidir: Silahların susması, hakikatleri araştırma komisyonu ile geçmiş dönemle hesaplaşma, anayasal vatandaşlık ve her kademede anadilde eğitim hakkı ve en nihayetinde yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve özerklik.

Önümüzdeki 2-3 yıl çok zorlu geçecek ancak bu dönemin Türkiye egemenleri açısından da bir “ölüm parendesi” olduğunun bilinciyle hareket edilmelidir. Bu dönemde halkların kardeşliği şiarını daha da gür yükseltmek, somut dayanışma pratikleri sergilemek ve çözümün ana başlıkları tartışıp daha da içeriklendirerek somutlaştırmak, barışın ve kardeşliğin sözünü pratikleştirmek mümkündür ve zorunludur.

Egemenler arasında da çelişkilerin ve çatlakların çıplak gözle dahi görünür olduğu bu geçici baskı dönemi bittiğinde, biz bu tarihsel dönemi iyi değerlendirebilirsek, kendi gündemlerimizi toplumun gündemi kılabilirsek, yepyeni bir ülkeye uyanma şansımızın olduğu söylenebilir.

Mahir Ulutaş
Mühendis