“Açlık, Utancın Tarihsel Adı” sempozyumu sonrasında güvenli gıda tüketimi, açlık ve gıda mühendislerinin çalışmaları hakkında Gıda Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Başkanı Petek Ataman ile bir sohbet gerçekleştirdik.
Gıda Mühendisleri olarak Dünya Gıda Günü dolayısıyla 16 Ekim’de 3 odayla birlikte açlık konulu bir sempozyum oldu. Ancak bunun dışında gıda mühendisleri olarak şehir merkezlerinde ve okullarda halkı bilgilendirmek için stant açmak, bildiri dağıtmak, eğitim düzenlemek gibi güzel bir çalışma yapıyorsunuz. Bize bu çalışma hakkında bilgi verebilir misiniz? Halka doğrudan ulaşmayı amaçlayan, birebir bilgilendiren, bu konuya sokakta çözüm arama konusunda ne düşünüyorsunuz?
Bu tip açık hava stantlarını sadece Dünya Gıda Günü’nde değil Dünya Süt Günü gibi günlerde de kuruyoruz. Burada amacımız çok fazla bilgi kirliliğinin olduğu yalan yanlış bilgilerin dolaştığı gıda güvenliği konusunda kendini çaresiz ve güvensiz hisseden tüketicinin sorularına birincil ağızdan cevap bulması. Biz sadece broşür dağıtmıyoruz, insanları soru sormaya teşvik etmeye, sohbet etmeye çalışıyoruz. Broşürlerimiz de yaygın yanlışları doğrulamak üzerine oluşturulmuş, bunları düzeltmek üzerine kurulmuş, hedefi direk tüketici olan bir broşür. Bu broşürleri dağıtıyoruz fakat bundan daha önemlisi bunu öğrenci örgütlülüğümüzle yapıyoruz, bu çalışmanın asıl sahibi öğrencilerimiz. Stantlarda görev alacak bu genç arkadaşlarımızı da gıda güvenliği konusunda eğitime tabi tutuyoruz. Yönetim kurullarından ya da meslekli deneyimi olan, odaya emek veren arkadaşlarımız da onlara destek veriyorlar. Bu tür eylemliliklerle öğrenci arkadaşlarımızı da hayata hazırlamış oluyoruz. Şunu da gözlemliyoruz ki bu tip etkinliklerde görev alan genç arkadaşlarımız sonra iş yaşamlarında da daha başarılı oluyorlar.
Tabi bir de taraf olma konusu söz konusu…
Kesinlikle. Bunu artık görüyorum. Biz bu tip etkinlikleri yıllardır yapıyoruz. Eskiden düşünüyorum diyordum ama artık görüyorum diyebilirim. Bunların dışında da etkinliklerimiz de oluyor. İlköğretim okullarına eğitime gidiyoruz mesela. Aslında bunu bütün yıla yayıyoruz ama Dünya Gıda Günü’nde daha yoğun oluyor. Bunun yanında zaman zaman velilere de gıda güvenliği konusunda eğitim veriyoruz. Keşke bunu daha yoğun bir biçimde yapabilsek.
Bir şey dikkatimizi çekti. Stantlar için daha çok alışveriş merkezleri tercih edilmiş. Bunda hava muhalefetinin mi etkisi var yoksa daha çok aşırı tüketimin yapıldığı yerler olduğu için mi? Ya da farklı bir amacınız var mı?
Tabi ki hava muhalefeti değil. Aslında şunu gördük alışveriş merkezindeki insanlar bu tip konuları anlamaya, dinlemeye daha eğilimli oluyorlar, daha çok ilgi gösteriyorlar. Sokakta bir yere yetişme telaşında olan insanlarla bu kadar yoğun görüşemeyebiliyoruz. İlginin daha çok olduğunu gördük alışveriş merkezlerinde ondan biraz oralara yöneldik. Alışveriş üzerine geldikleri için de kafalarda daha fazla somut soru olabiliyor. Yoksa biz alanlarda olmaya varız, her türlü hava muhalefetine rağmen.
Peki halkın bilinçli gıda tüketimi konusunda bilgilendirilmesi için mahalli düzeyde yapılacak geniş katılımlı toplantılar düşünülebilir mi?
Tabi ki. Halka açık seminerler düzenlenebilir örneğin mahallelerde. Bu belki yerel idarelerle işbirliği içerisinde ya da tüketici hakları dernekleri ve benzeri kuruluşlarla yapılabilir. Bu tip işbirlikleri gerekiyor. Çünkü burada önemli olan katılımı sağlamak, duyurusunu yapabilmek, o ortamı yaratabilmek. Biraz da çağrı olsun bu röportaj ancak tabi ki bizim de daha yoğun çaba sarf etmemiz gerekiyor bu tip arayışlar için.
BM, Dünya Gıda ve Tarım Örgütü’nün kuruluş gününü Dünya Gıda Günü ilan etti. Ancak bu gün bu bir kutlama günü olarak değil ne yazık ki daha çok açlığın gündeme geldiği bir gün olarak geçiyor. Sizce 2010 yılı itibarıyla dünyada açlık ve beslenme yetersizliğinin ulaştığı boyutlar nedir?
Açlığın ve beslenme yetersizliğinin ulaştığı boyutlar hiç de iç açıcı değil. Bunu resmi ağızlar da onaylıyor. Üstelik de dünyada yeterince gıda varken, stoklarda gıda doluyken durum böyle. Bu çok acı gerçekten. Dünyada 1 milyar aç olduğu söyleniyor, bunun 400-500 milyonlara çekilmesinin hedeflendiği söyleniyor. Ancak gerçekleşmeyecek. Çünkü bunu sadece hedeflediğinizi söylemek, ya da bu konuda hassasiyet bildirmek hiçbir şey ifade etmiyor. Bunun için politika geliştirmek lazım. Açlığın ve beslenme yetersizliğinin olduğu alanlara bakarsanız, bunlar Orta Asya ve Afrika’nın bir kısmı gibi daha yoksul bölgeler. İnsanların gıdayı alacak parası yoksa bu açlık sorunu bir türlü çözülmüyor. Şimdiki koşullarda çözülmüyor daha doğrusu. Şu an çok kar amaçlı bakan, ticari bir düzen var ve gözü doymaz bir ticaret anlayışı, çok vahşi bir ticaret anlayışı. Kapitalizmin kar hırsının kurbanı durumundalar bu insanlar. Bu yardımlarla çözülebilecek bir durum değil. Belki kısa vadede bir kısım açlığı ve yoksulluğu önleyebilir ama asıl olan onların da bu gıdaya sürekli erişebileceği politikaları oluşturmak.
Peki bu sorun sistem içi politikalar olarak üretilebilir mi? Büyük bir kar hırsıyla dünyada 6-7 şirketin yönettiği bir gıda sektörü var ve büyük tekeller halindeler. Türkiye’de dahil olmak üzere dünyanın birçok yerinde tarımsal alanlar da dahil olmak üzere gıda sektörünü bu şirketler yönetiyorlar. Sonuç olarak sistemle çatışma noktasına gelinmiyor mu?
Tabi ki. Bence gelinen nokta artık şu ana kadar olan bakışın yanlış olduğunu gösteriyor. “Serbest piyasa ekonomisi”, “sonuna kadar liberalleşme”, “biz piyasayı kendi dengelerine bırakırız her şey yolunu bulur” gibi iddiaların yanlış olduğunu görülüyor. Artık yeniden bunların sorgulanması gerekiyor. Sadece tarımsal alan ve gıda sektörü değil her konuda bu böyle. Bugün en az gelişmiş ülkeden en gelişmişine gidin bütün markalar aynı, mağaza zincirleri aynı. Aynı otellerde kalıyorsunuz, aynı yemekleri yiyorsunuz. Bir sermaye tüm dünyayı eline geçirmiş, tüm dünyanın parası ile besleniyor. Sadece ricayla, sadece iyi niyetlerle duygularına hitap ederek bir şeyi değiştirtemezsiniz. Daha uluslar arası bir gücün yönlendirmesi ile bir sistem oluşturulabilir. Belki Birleşmiş Milletler bu konuda bir rol üstlenebilir ancak “lütfen karınız vazgeçer misiniz?”, “biraz da şu tarafa yönelir misiniz?” gibi bir bakışın işlemeyeceğini biliyoruz.
Bir diğer konu GDO’lu ürünler. Aslında az önce söylediniz dünyada gıda çok fazla diye. Ancak yıllardır gıda verimliliğini arttıracak diye, açlığa çözüm olacak diye GDO’lu ürünlerin yetiştirilmesi gibi bir politika yaygınlaştırıldı. Ancak bu açlığa bir çözüm üretmedi aksine halk sağlığını tehlike eden bir hal almış oldu. GDO’lu ürünler halkın yeterli ve sağlıklı beslenmesi için bir çözüm müdür?
GDO teknolojisini de yine birkaç firma elinde tutuyor. Belli topraklarda GDO’lu ürünleri açlığa çare olarak sunduğunuzda da o topraklardan bu firmalara belli bir para akışı sağlanmış oluyor ve bu her yıl oluyor çünkü GDO’lu tohumların yılda yıla alınması gerekiyor. Bence GDO’lu ürünlerin ne kadar insan sağlığını tehdit eder durumda olup olmadığı ayrı bir tartışma. Çünkü bir süre sonra bilimin olduğu yerde bunun da çözümü bulunabilir. Ama bunun sosyo ekonomik ve politik boyutuna ayrı bakmak gerekir diye düşünüyorum. Bakın örneğin soya mısırda dünya pazarının artık büyük bir çoğunluğunu GDO’lu bir hale getirmiş durumdalar. Bir tekel yaratmış oluyorlar böylece. Birçok olayda olduğu gibi bunda da artık gelişmekte olan ya da az gelişmiş ülkeler artık karşı duracak halleri kalmıyor. Çünkü tarımını yapmasanız dahi, o GDO’lu ürünü kullanmak zorunda bırakılıyorsunuz. Çünkü GDO’suzu üretilmiyor. Bu konu artık farklı bir boyuta taşınmaya başladı bence. Örneğin Mısır gibi bazı ülkeler kendi toprak koşullarını gerekçe göstererek kendi GDO’lu tohumlarını üretmeye çalışıyorlar. Fakat bu o kadar kolay değil. Sonuç olarak belli bir teknolojiyi bulup tün dünyaya empoze etmeye çalışılması ile karşı karşıyayız.
Peki et fiyatlarındaki artış bununla beraber ithalat olanağının açılması ve etlerde çıkan bakteriler konusunda ne düşünüyorsunuz?
Siz bütün işi serbest piyasa koşullarına bırakırsanız ve kar hırsı güdenlerden kamu yararına bir şey beklerseniz bu saflık olur. İç sektörü manipülasyonlara ve spekülasyonlara açık hale getirirseniz birileri de o sektörü speküle eder. Türkiye’de Et ve Balık Kurumu özelleştirildi kalan güdük kısmının da yetkisi yok, Süt Kurumu diye bir şey de artık yok, TMO kısmen varlığını koruyor. Bu temel ürünlerde devletin elinde koz yok müdahale edecek. Birileri bu fiyatlarda spekülasyon yaptığında, bu yıl şu fiyattan ben satışa sunuyorum diyebileceği bir olanağı yok yani. Onun için de fiyatlar böyle spekülatif bir biçimde yükseliyor. Sonra da diyorlar ki çözüm ithalat. İthalatın çözüm olmayacağını söyledik bu da görüldü ancak hala ithalatla çözmeye çalışıyorlar. Varsayalım bu piyasayı regüle edebilmek için bir ara çözüm. Bunu böyle kullanabilmek için piyasadaki sistemi değiştirmeniz gerekiyordu ithalatla beraber. Et Balık Kurumu bu ithal etleri özel sektöre satarak bunu sağlayamaz. Bir de üstüne özel sektöre ithalat hakkı verdiler ve böylece işin tamamen ticari olduğu ortaya çıkmış oldu. Avrupa Birliği sürecinde Gümrük Birliği anlaşması ile yerine getirilmeyen et ithalatı sözleri verilmişti. Bu şekilde bunun yolunu açarak, bunu halletmiş oldular. Özel sektör de et getirsin, Et Balık Kurumu da et getirsin özel sektöre satsın. Sonra ticarete konu olan bu metayı piyasa fiyatının altına vermelerini bekleyelim. Bunu kim yapar ki.
İkinci boyut şu. Hayvansal ürünler, et bunun başında geliyor, gıda güvenliği konusunda en riskli ürünlerdir. Kesimi sırasından sonrasına hijyenik koşullara dikkat edilmesi gereken dış şartlardan etkilenebilir yapıya sahipler. Bunu alacaksanız, soğuk zinciri bozmadan sınırları aşarak getireceksiniz, aynı koşullarda gümrük kontrollerini yaptıracaksınız, tüketiciye sağlıklı bir şekilde ulaştıracaksınız. Gıda güvenliği açısından çok riskli bir süreç. Bu riski almaya gerek yok. Hayvan hastalıkları konusunda veteriner hekimler endişeli, gıda güvenliği konusunda bizler endişeliyiz. Onun için gıda güvenliği anlamında da ithalata kesinlikli karşıyız.
Etlerdeki gıda güvenliği konusunda bir de yurt içinde yaşadığımız sıkıntılar var biliyorsunuz. Geçenlerde gündeme gelmişti. Bu tip mikroorganizmaların oluşturduğu riskler, bu tip sorunlar krizler elbette her ülkede ortaya çıkabilir. Ancak bu krizi nasıl yönettiğiniz önemli ya da bir olumsuzluk gördüğünüzde sistemlerinizi nasıl oluşturduğunuz önemli. Türkiye’de bu konuda 2 zayıf nokta var. Bunlardan birincisi biz izlenebilirliği kavrayamıyoruz, sorunun kökenine ulaşamıyoruz. Böyle olunca da herhangi bir noktada bulduğumuz gıda güvenliğine aykırı bir durumun kaynağına ulaşamıyoruz. Son yaşananda bir kez daha bunu gördük. İkincisi saptanan olumsuz ürünün geri çağırma ve imha koşulları oturmuş değil. Bu sistemin ve denetimin yetersizliğinden kaynaklanıyor. Son sorunda da tamamen böyle. Firmanın alacaklarıyla ilgili şikayeti sonucunda ortaya çıkıyor durum. Yoksa denetimle alakalı değil. Bu olmasa ortaya bile çıkmayacak.
Yani yiyecektik o kadar eti?
Valla yedik mi yemedik mi o bile belli değil. Yedik heralde bir kısmını. Eğer bu belirsizlikteysek zaten bizim sistemimizde ciddi bir sorun vardır. Dünyada bu tür krizler çıkıyor. Hemen nerede sorun çıkmış belirleniyor. Halk hangi ürünleri yemeyeceği konusunda bilgilendiriliyor. Firma devlet gözetiminde ürünlerini piyasadan çekip imha ediyor. Bizim sistemimizde bu yok.
Yani denetim ve takip olmadığı için bizde bu sürecin ne olduğuna dair hiçbir bilgi ortaya çıkmıyor…
Evet. Bizler bu süreci bütünüyle okuyor olmamıza rağmen etler nerede ne olmuş anlayabilmiş değiliz. İmha edilip edilmediği bile belli değil. Oysa çok daha basit ve seffaf bir biçimde bunu görebilmemiz gerekirdi. Şimdi yasada bir madde diyor ki, firma izlenebilirliği sağlamak zorundadır. Hiçbir yasal düzenlemede bunu böyle söyleyerek bırakamazsınız. Hemen peşinden firmanın neler yapması gerektiğini ek bir mevzuatla yayınlamanız lazım. Bu yok bizde. Sonra biz kamu olarak bunun sağlanışını nasıl denetleyeceğiz onun ayaklarını oluşturmak lazım. Hiç biri yok sadece bir cümleyle bırakılmış.
Dünyadaki gıda tekelleşmelerinden bahsettik. Bunlar ülkemizdeki küçük üreticileri nasıl etkileyecek?
Bizim ülkemizdeki küçük üreticiler büyük sıkıntıda. Üretimi sürdürecek parayı kazanması ve bunun yanında güvenli gıda üretimi için gereken teknolojiye ulaşması gerekiyor. Bakıyorsunuz tüm bu fiyat yüksekliklerine rağmen üreticilerin eline para geçmiyor. Çünkü o fiyat aracılar yüzünden yükseliyor, para aracılara gidiyor. Üretici ürettiğini satıyor zarar ediyor. Tüketici üç kuruş parasıyla bu ürünü alırken -ki az gelirliler maaşlarının % 30’una yakınını gıdaya harcıyor- onlar da zarar ediyor. Ama arada birileri kar ediyor. Şimdi bu noktadayız. Üreticiler örgütlenmezse, ortak bir takım koşullar yaratarak ortak imkanlarını yaratarak belli koşulları sağlamazsa daha çok etkilenecek ve etkileniyor da. Ama şunu söylemek de doğru değil. Sadece üretici kendi aldığı önlemlerle bu işin içinden çıkamaz. Burada görev hükümete düşüyor. Şu ana kadar desteklerin doğru verilmeyişi, yem fiyatlarından tutun mazot, gübre her şeyin çok pahalı oluşu üreticiyi bu noktaya getirdi. TÜİK rakamlarına göre -ki bunların da doğruluğu sorgulanabilir- kırsalda yoksulluk oranı %34. Biz yoksulluk içinde mücadele eden kesime bu işi yapmaya devam et diyemeyiz. Başka çözümler üretmek gerekir. Oysa bu üretim bizim için hayati ve üretmek zorundayız. Hükümetin gerçekçi destekler oluşturması gerek. Bu korumayı ve ürünlerin satılmasını garanti altına almayı sağlaması gerekiyor.
Gıda, Kimya, Ziraat Mühendisleri Odaları olarak bu süreçte özellikle gıda güvenliği konusunda ortaklaşa bir süreç ördünüz. Bunun TMMOB için iyi bir örnek oluşturduğunu düşünüyoruz. Bunun dışında Türkiye’deki diğer tarım ve hayvancılık ile ilgili örgütlerle gerek dayanışma gerekse bilgilendirme amaçlı bir ilişki içerisine giriyor musunuz?
Çok yakın ilişki içersinde olduğumuz örgütler olabiliyor, zaman zaman sorunlarımızı paylaşıyoruz ancak bunu bir sistematik ilişki içerisine oluşturabilmiş değiliz. Örneğin İstanbul’da Gıda Mühendisleri Odası olarak 22-23 Ekim’de İTÜ Gıda Mühendisliği Bölümü Başkanlığı’nda 2 günlük bir toplantı düzenleyeceğiz. Bunun ilk günü gıda mühendisliği bölümü, üniversiteler ve eğitimle ilgili, ikinci gününe ise sektördeki tüm paydaşlar, üretici birlikleri ve benzeri örgütler davetli. Birlikte ne yapabileceğimizin değerlendirmesi yapacağız bu konuda. Somut bir projemiz var diyemeyiz ancak bunun olması gerektiğini düşünüyoruz. Birbirimizi desteklemenin oldukça önemli olduğu kanısındayız.
Hükümet küçük üreticiyi korumak bir yana onlar üzerinden nemalanmak istiyormuş gibi. Son çıkan Gıda Yasası da biraz bunun göstergesi gibi. Bu güne kadar GDO’lu ürünlerin ülkeye kimlerin soktuğunu, bakan çocuklarının yasalar çıkmadan önce bu işlerden nasıl kar elde ettiğini gördük. Toplum içersinde bilgili kişilerin bu tip konuları dile getirmesi Türkiye’de tarım ve gıda alanında bir tekelleşmenin önüne geçmek açısından önemli değil mi?
Burada önemli olan başka bir unsur daha var ki o da medya. Siz istediğiniz baskıyı kurmaya çalışın bakıyorsunuz bu geniş kitlelere ulaştırılmıyor. Örneğin Ankara’da önemli bir eylem oluyor, önemli bir yanılsamanın doğrusunu anlatan bir açıklama yapılıyor. Ancak ne görsel medya ne de gazeteler böyle bir eylemden haber veriyorlar. Peki bu daha önemli bir konu olduğu için mi böyle. Alakası yok. Ana haberlerde yok efendim indirimli ürünlerde halkın tercihi neymiş bu bile yer bulurken sizin farkındalık yaratmayı amaçlayan eyleminizin yeri yok. Aslında biz baskı oluşturmaya çok çabalıyoruz. Ancak bunu halkla buluşturmakta zorlanıyoruz. O zaman da siz söylüyorsunuz, söylediğinizle kalmış oluyorsunuz.
Aslında medya da bugün dünyadaki en büyük tekellerinden biri. Çok büyük uluslar arası medya tekelleri söz sahibi ya da bir kısmı yandaş medya dediğimiz AKP’nin medyası var. Kalan medya patronları da hükümetle ilişkilerini iyi tutmak istiyor. Herhalde bu medyadan çok da fazla bir şey beklemek olası değil.
Bunları verme konusunda daha istekli olan medya kuruluşları da reklam ve benzeri baskılarla boğuşuyorlar. Gelir kaynakları kesilebiliyor. Bu haberlerin yer alabildiği medya kuruluşları da farklı türde lanse edildiği için çok fazla kişi tarafından izlenmesinin önüne geçiliyor. Ama bizim sesimizi duyurabilmemiz lazım.
Türkiye’de de çok az bir gelirle ayakta durmaya çalışan bir kesim var. Türkiye’deki açlık ve yeterli beslenme sorunu ile ilgili görüşlerinizi alabilir miyiz? Türkiye’de halkın yeterli ve dengeli beslenme hakkını ne kadar kullanabildiğini düşünüyorsunuz?
Türkiye’de kronik açlık sorunu yok. Ancak aç kalan bir kesim var ve bunun sayısı TÜİK’in verilerinin üstünde. Bunun tam sayısını belirleyebilmek çok zor. Ancak Türkiye’de günlük gıda tüketimi için 2 dolar ayrıldığı baz alınırsa -ki bu Dünya Bankası’nın verdiği rakam bu- oran çok daha fazla. Aç insanımız da var, yetersiz beslenenimiz de var, obez olanımız da var. İnsanların günlük beslenmesi içersinde alması gereken temel ihtiyaçlar var. Hayvansal proteinler alması gerekiyor, sadece bitkisel proteinlerle sağlıklı beslenilmez. Bir dönem “et yiyemiyorsanız mercimek yiyin” gibi bir laf ediliyordu. Yok böyle bir şey. Her besinden aldığımız maddeler farklı.
Ülkemizde tahıl bazlı tüketim çok yoğun, neredeyse % 60 seviyelerinde. Sağlıklı bir beslenme için bu da yanlış. Bunun tabi ki beslenme alışkanlıkları ile alakası yok. Biraz zorunluluktan oluyor. Kimse sağlıklı bir yaşam için bunun seçildiğini söylemesin. Çünkü insanlar ete ulaşamıyor. Örneğin bizdeki et tüketimi Amerika’nın ya da Avrupa ülkelerinin dörtte biri oranında. Kırmızı et daha düşük. Süt tüketimi ayrıca düşük. Bunların ışığında Türkiye’de açlık yok demek çok da olası değil. Bizim de ciddi sorunlarımız var gıda maddelerine ulaşma konusunda. Ya da daha ucuz olsun diye o tür maddelerin yasal ortamlarda üretilmediğini bile bile -örneğin et fiyatından ucuz sucuklar gibi- halkımız gidip bunları satın almak zorunda kalabiliyor.
Türkiye’de TMMOB ve Gıda Mühendisleri Odası gibi aydın örgütlülüklerinin bu konudaki misyonu size göre nedir? Halkın sağlık, barınma ve beslenme gibi sorunları konusunda ilgili meslek odalarının halkla birebir temas içersinde olma konusunda nasıl bir çalışma içerisinde olması gerekiyor?
Bir takım gıda firmaları geçmiş dönemde güvenilirlikle ilgili bir anket yapmışlardı. Devletin ve resmi ağızların yaptıkları açıklamalar dışında yapılan bu anket sonucunda Türkiye’de en güvenilir kurumların arasında odalar yer alıyor. Şimdi TMMOB’un ve bizim halkla paylaşılabilecek çok değerli çalışmaları da oluyor. Ancak bunu halkla paylaşacak doğru yolların bulunması lazım. Odalarımızın elbette bir politik bakışı olacak, her şeyin çözümü politiktir. Ancak bizim söylediğimiz sözlerin tek bir ideolojiye ya da belli bir kesime ait olduğunun düşünülmemesi lazım. Her doğru bildiğimizi söylemeliyiz ancak ideolojiler üstü bir duruşla. Çünkü inanırlılığınızı, objektifliğinizi böyle sağlayabiliyorsunuz. Buna ben çok önem veriyorum.
Politikanın halktan yana olması da farklı kesimler tarafından yaftalanıyor. Bundan korkmamak ve bunla da mücadele etmek gerekiyor…
Kesinlikle evet. Bunun hem yanlış olduğumuzu söylememiz hem de duruşumuzla ve söylememizle göstermemiz gerekiyor. Mühendislik mesleğinin tanımına baktığımızda sorgulayan, çözüm üreten ve bunu sorun bazında yapan, ezberleri ve tabuları olmadan belirli sorunlara çözüm arayan insanları görüyoruz. Dolayısıyla bir sorunun çözümünü üretebilecek en önemli kesim mühendisler ve bunun yanında odalar. Çünkü odalar bütün mühendisleri bir potada eriten çok önemli yapılar.
Çok teşekkür ederiz. Eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Ben de teşekkür ediyorum. Özellikle siz (politeknik olarak) bizim çalışmalarımızı kapsamlı bir şekilde haber yaptınız ve duyurdunuz. Bu tür bilgi akışını sağlamaya çok ihtiyacımız var. Bunun için de ayrıca teşekkür ediyorum.
Politeknik olarak duruşumuz buna denk düşüyor.TMMOB’nin ve odaların bu tür çalışmalar ve eylemliliklerle halka ulaşmasını, sorunlarına müdahale etmesini toplumsal muhalefetin bir parçası olmasını istediğimiz için buna denk düşen çalışmaları duyurmaya ve desteklemeye devam edeceğiz.
politeknik.org.tr