Beyaz yalan masumane sayılıyor. Yalan ama değil gibi. Beyaz, yalanı dahi aklıyor. Örtüyor. Zaten bir şey ne kadar beyazsa o kadar kusursuzdur algısını verdiler. Biz de aldık. Reklamlardaki Ayşe teyzeler obsesif bir beyaz hayranlığıyla çantalarında çamaşır suyu taşımakta. Yaşamın gömleklerde, masa örtülerinde bıraktığı isleri kapatmak için, çamaşır suyu bütün izleri götürsün diye. Çoğu toplumda gelinin masumiyeti beyaz bir elbiseyle simgelenmek isteniyor. Ak kaşık pak diye biliniyor.; beyaz sütten çıkmışsa daha da pak oluyor. Nasıl bir renkse beyaz, her rengi mahvedip ülkeyi tek bir griye boyayan parti bile adını ak seçip masum kalmayı umuyor. 2013’ün rengarenk Gezi Parkı direnişinin her duvardaki izlerinin yerine kova kova beyaz kireç dökülüyor. Her şeyi silmek, renkleri beyazla kapatmak istiyorlar. Kentlere kar yağdığında, kentin bütün karmaşası, yalanı izansızlığı beyazın altında kalıyor. Beyaz çok güçlü. Beyazla örtülen ne varsa rengini yitiriyor. Beyaz, güzeli de çirkini de örtüyor. O yüzden hapishane hücreleri beyaz, hastaneler beyaz. Çünkü beyaz hapsediyor. Kendisinden başka hiçbir şeye izin vermiyor. Hasta da, mahkum da çok düşünmesin istiyorlar. Beyaza boğuyorlar.
Bize de beyaz yakalı diyorlar. Renk seçimi tesadüf değil. Kişiliğimiz örtüler altında. Gizlenmiş karakterler topluluğuyuz. Uykusuzluğun, ezilmenin, terin, tozun, baskının, telaşın, gözyaşının, çiğnenen onurun, karşılığı alınmayan emeğin izleri görünmesin diye beyaz bir gömlek atıyorlar üzerimize. Kefen gibi, beyaz kireç gibi. Hiçbir şeyin izi kalmasın diye. Rengimiz belli olmasın, gölge gibi, ruh gibi dolanalım diye etrafta. Çok düşünüp dert çıkarmayalım diye beyaz örtüyü seriyorlar üzerimize. “Bir nevi çıt çıkmayacak çıt” dayatması beyaz yakalılık. Hakkını arama, çünkü sen zaten ayrılacılıklısın kandırmacası. İşçi misin ki sen sendikaya giresin yalanı. Devlet memuruysan, asabi devlet korkusu. Özel sektördeysen ceberut patron, gergin müdür endişesi. Bir sesini çıkarsan olup bitene, çevreden gelen “Deli misin, hasta mısın?” eleştirileri. Halbuki ses çıkarmak cesarettir, hem iyileşmeyen hoş bir hastalık, hem de tatlı delilik. Hastanedeki, hapishanedeki, tımarhanedeki beyaza bir hastalar birde deliler kafayı takar çünkü.
Vicdanın ve sesin beyazla örtülmesin bir kez. Acıların en büyüğüdür. Gömülür insanlığın. Perişan olursun. Kalbini kemirir, duramazsın. Serde gençlik de var ya. Cesaret ya da delilik, hangisiyse ateşler seni. Beyaz örtüyü yırtmak istersin. Dayanamazsın. Çocuklar okulsuz, bebeler sütsüz kalınca onurun zedelendiğinde; bir tekerlekli sandalyesi olmadığı için eve hapsolan engelli çocuğu duyunca ağlamadan duramazsın. Lanet olsun istersin, yıkılsın bu dünya dersin devletin ilaç parasını bir türlü ödemediği bebeği öğrendiğin vakit. Kahpe devranı yıkasın gelir. Ama kahpe devranın sahipleri senin her attığın adımı da bilir. Az değildir onlar. Sana iyilik oyunları oynayacağın alanlar tasarlar, önüne koyar. İyiliği beyaza boyar. İyi hissetmeni sağlar. Biz kentliler için iyi hissetmek de çok önemlidir. Öyle böyle değil. Kapılırız oyuna.
Koskoca şirketler, dev gibi devletler, iri iri vakıflar senin duyarlılık hücrelerini öldürmek üzere yanaşır. Senin özgür vicdanınla, kendi üslubunda duyarlı olmana izin vermez. Kendi iyicilik oyunlarına alırlar seni. Dertleri kötüyü söndürmek değildir. Üzüm yemek, bağcı dövmek bile değildir. Kötü haller, eşitsizlik, adaletsizlik sürüyorsa sürsün yani, sıkıntı değil. Hatta mümkünse devam etsin. Devam etsin ki kendilerine meşgale çıksın. Esas mesele kendisi bu kötülüğe bir yerinden dur diyen kahraman rolü kesmesidir. Medyada iyiliği yankılansın, sen beyaz yakalı da oyunda yandan figüralık yap ister.
İlaç parası olmayan çocuğa para toplama kampanyaları düzenlenir, bir gazetecinin de desteği alınarak. Geliri şirketlerin kendisi kadar büyük iyilik vakıfları kurarlar, masrafları vergiden düşmenin finansal huzuruyla. Mavi pet şişe kapağı toplar, gelirinden tırnak ucu kadar bir kısmı sosyal sorumluluğa aktarır. Şirketin kendi varoluşuyla çelişmez bu. Şirket dediğin kâr etmek için, isim yapmak için kurulmuş bir örgüt neticede. Tuhaf ama iyiliği bile bu amaçla yapar. Daha çok itibar getirecekse, daha çok iyilik bile yapabilir. Öylesine iyidir.
Ama bizim için durum bu değil beyaz yakalı kardeşim. Şayet iyilik uğruna basit oynuyorsan, acı dolu adımlar atmıyorsan ya cesur değilsin ya da deli. Vicdanın kolay olanı seçiyorsa, iyi olmak değil iyi imajı elde etmek derdindeysen hele, iyice fena. Berkin Elvan ile Ceylan Önkol’a aynı ağıdı yakmayı beceremiyorsan, kahpe devranın bir vurduğuyla diğer vurduğu arasında tercih yapıyorsan, acılara “ama” larla yaklaşıyorsan, vicdanını şirketleştirmişsin demek ki. Hislerinin damarlarını acıdan yırttığı tek an Yılmaz Özdil’in yazdığı hikayeler ise bir yerde sorun var. Hisse olmuş senin hislerin. Roboski, Reyhanlı ve Sona’yı eşkenar bir üçgenle birleştiremiyorsan, Gezi’den Cizre’ye dümdüz bir çizgi çkemiyorsan hâlâ; Van depremzedelerine gönderdiğin evdeki eskiler bir vicdan oluşturmana yetmemiş demek ki. Bakıcı kadına, kapıcıya, mahalledeki evsiz adama, temizlikçiye üsttenliğini bozmadan verdiğin yardım torbaları daha iyi insan olmana yetmemiş. İki facebook durum güncellemesi, bir sms kampanyası, bir torna giymediğin giysiyle ateşi elini yakmadan söndürme hayelleri kuruyorsun. Yakışıyor mu sana? Niye göz göze gelemiyorsun acıyla? Neyden korkuyorsun?
Ötekini, hâlâ öteki olarak bırakıp ona el uzatmak seni daha iyi kılmıyor. Aksine yaralayıcı oluyor. Pek sevmediğin iktidar partisinin kendisine bağımlı kılan sosyal yardımlarını taklit etmiş oluyorsun. Üstte kalmaktan ne kadar mutlu olduğunu yayıyorsun etrafa buram buram. Ama altakini, ezileni, fakiri, acı çekeni, dışlananı da bulunduğu yere sabitliyorsun. Sempatiksin ama empatik değilsin. Vicdani yükünü hafifletip, konumunu güçlendiriyorsun. O kadar. Dert paylaşmıyorsun, karşındakine derdin sürdüğü müddetçe buradayım diyorsun. Problemi çözmeyi düşünmüyor, çözmesi gerekenleri zorlamıyor problemin sürmesini istiyorsun. Problem olduğu sürece, sana iyilik oyunu var çünkü. Birleşmiyor, birleştirmiyorsun. Aksine ayırıyorsun. Kibarlığın her cinsiyete, anlayışın her milliyete erişemiyorsa aldığın eğitimi, yıllarca okuduğun okulu, edinebildiğin dünya görüşünü umursamamış, kendine saygısızlık etmiş oluyorsun. Duyarlılığın, her şeyi gizleyen kalın, kirli amerikan beziyle değilse de, ince bir tülle örtülmüş. Beyaz tabii. Puslanmış, bulanmış senin duyarlılığın, yok değilse de çok beyaz kalmış. Çok renksiz.
Kat’a duyarsız denmez sana. Vicdanın yerinde duruyor. Hatta üstüne enerjini koyuyor, zor kazandığın parayı feda ediyorsun. Sistemin sana tanımadığı zamanı, sistemin vurdukları için harcıyorsun. Kalın beyaz örtüler örtüyorsun. Halbuki insanlık, paylaşmak, empati o kadar rengarenk ki. Üstten değil yandan baksan, çok bilen değil çok anlayan olsan, ah bir kere görsen acıyı dindirmdeki parıltılı renkleri, bir daha zaten kıyamazsın üstünü örtmeye. Dör bir yanımız acı beyaz yakalım. Tutmak istediğin sürece tutulası el çok.