Yıldız Yokuşunda Aykırı Adımlar: Ferit Hoca – Nalan Oğuz

Yıldız yokuşunda aykırı adımlar… Kimi zaman aceleci, neşeli, çevik; kimi zaman hüzünlü, ağır, dalgın…

Adımlar yokuşu her gün başka başka çıksa da yüz hep aynıdır: İçten, neşeli, aydın.

Üniversite! O yokuşun adımlandığı yıllar… O şimdi olduğumuz insan olduğumuz zamanlar…

Üniversite ne değildi ki o zamanlar? 11 yıl bedenimizi kuşatan formalardan soyunup, anfilere çıkınca, özgürleştiğimizi sanmak. Bilimi karşılıklı bir süreç; gri okul binalarında uzun uzun “eğitildikten” sonra, üniversiteyi “öğrenmek” için bir fırsat, “ortalama yurttaşlar” olmaktan kurtulmak için son bir şans olarak algılamak. Büyümek. Ergenlikte uğraşıp durduğumuz “kendimizden” başka dertler olduğunu farketmek, bu dertleri dert edinmek, “hayat gailesi”ne yaklaşmak ama “hayat”ın değiştirilebilir, iki elle yaratılabilir, düşünce ve emekle “kendimizin” haline getirilebilir bir şey olduğunu anlamak. Bu fotoğrafı; kravatı fora etmiş, gömleğin kollarını sıvamış hocalarla ve uzun tartışmalarla tamamlamak. Ama… Ama böyle bir fotoğraf olmadığı gerçeğiyle de çabucak karşı karşıya kalmak. Yeni ve daha gerçekçi bir hoca-öğrenci ezberi edinmek…

Bizde öğrenciyle arada bırakılan derin mesafe, ulaşılmazlık ve resmiyet hocalığın şanındandır. Öğrenci anlamadıysa: Çalışsaydı! Bulamadıysa: Arasaydı! “Ama…” ysa: O sizin sorununuz! Öğrencinin cürmü gelecekteki mühendis titri kadardır. Hocanın bakışıyla görüntüsünü aşıp ardını görebileceği; bir kimliği, bir düşüncesi, dünyaya söyleyecek bir sözü, bir siyaseti, bir amacı, yalnızlığı, yoksunluğu, bir duruşu olmayandır. Ve  “Sınav ilk konudan, son konuya kadar!” öğrenciyle kurulacak ilişki için ne eksik, ne fazla; olması gerektiği kadar ve tamdır.

Bir hoca tanıdım, ezberim bozuldu. Bir hoca tanıdım… Ders yaptı, ders kaynattı. Dert dinleyen de bulunur belki, O dert anlattı. Şaka yaptı, şakaya vurdu, şakaya katlandı.  Bir hoca tanıdım:Paylaştı, böldü, çoğalttı.

Bir hoca tanıdım, ezberim bozuldu. Cep telefonu yok, ne zaman, nerde olacağı belirsiz, çat köşede-çat kapı arkasında. Ama yine de hep el altında. Kolay bulunan, kolay konuşulan, kolay anlaşılan, kolay ulaşılan. Eşit işaretinin karşısında duran ve bundan şikayeti olmayan. Bir hoca tanıdım, her şeyi çözen, dayanışan.

Bir baba tanıdım, ezberim bozuldu. Her babadan daha emektar, daha cefakar, daha vefakar. Bir baba tanıdım, ana gibi: Doyuran, yıkayan, oynayan. Severken kocaman bir Efe yüreğiyle…

Bir dost tanıdım. Bir sırdaş… Veren, paylaşan, omuzlayan ama ne bir talebi, ne bir ağırlığı olmayan. Borçlu ve eksik kalınması kaçınılmaz bir duruşla, dostluk için daima hazırda olan.

Bir insan tanıdım Yıldız yokuşunda… O daha yokuşu adımlarken, bizatihi adımlarıyla ayrılırdı diğerlerinden; ayrı olmayı hesap etmeden…

Yıldız yokuşunda adımlar… Onu görünce bir yazar gelirdi aklıma: Oğuz Atay. Adımları bir kitabın sayfaları gibi ilerlerdi: Bir Bilim Adamının Romanı. Saçları bir roman karakteri gibi dalgalanırdı: Mustafa İnan. Onu da roman gibi yaşayan adamlara benzetirdim. Ve benim hocam olduğu için bu düşünceyle gülümserdim aykırı adımlarının ardından…

Hocam Ferit Attar sesiz, sözsüz ayrıldı aramızdan. Çabucak ve kimseye zahmet vermeden… Cebimde vefa borçlarımla kalakaldım, herkes gibi… İçimden geçen ama bir türlü yapmadığımız jestlerle, şöyle ağız dolusu “Canım hocam, ne insansın sen ya!” demeden…  Bir kez de ben Onun için koşturamadan, hastanede refakatçi kalamadan… Sırtındaki yastığı düzeltip, iki yudum su içiremeden… Verdiğim zahmet kadar değil, verdiği emek kadar değil… Bitirme tezimdeki bir teşekkür cümleciği dışında hiçbir şey yapamadan. Kısacık yaşadı. Eylem’e ve Efe’ye bir ömür boyu yetecek kadar güzellik bıraktı. Güle güle hocam…

Nalan Oğuz
Öğrencisi.