Yıkıp Geçmenin Kısa ve Öz Tarihi… – Uğur Vardan (Radikal)

Çarşamba saat 13.00′te Kemankeş Caddesi’ndeki Mimarlar Odası ana binasında ‘Emek Sineması’nda neler oldu? Neler oluyor?’ başlıklı bir toplantı var. Duyurulur..

80’li yılların başları… Üniversite eğitimi için Bursa’dan gelen ‘taşralı’ bir öğrenci olarak zaman zaman akraba ziyaretlerine soyunuyorum. Rahmetli dayım Etiler’de oturuyor. Ben de onlara gittiğimde tatlı kaçamaklara soyunup Etiler Lisesi’nin önündeki arazide oynanan amatör maçları izliyorum. Hiçbir takımı bilmiyor, tanımıyorum ama futbolun kendine özgü sihri içinde saha kenarındaki birçok insan gibi dalıp gidiyorum. Sonradan bu ‘kıymetli’ arazi daha önemli bir işleve yerini terk ediyor ve bugün artık orada ‘Akmerkez’ yükseliyor. Basına Gelişim Yayınları vasıtasıyla giriyorum. Erkekçe, Arkitekt, Nokta çalıştığım ve yazıp çizdiğim yerler. Futbol tutkusu orada da var ve çalışanlar, Mecidiyeköy’de eski futbolculardan Aydın Güleş’in yanlış hatırlamıyorsam rahmetli Selahattin Torkal’la işlettiği halı sahada oynuyor, zaman zaman da turnuva düzenliyorlar. Yaklaşık 10 yıl önce bu kez sinema yazarları arasında futbolu sevenlerle geniş bir kadro kuruyoruz ve bu ekip, bugüne değin ana iskeletini koruyarak her hafta kendi içinde oluşturduğu iki takımla hayatını sürdürüyor. İlk üç yıl Gelişim döneminden bildiğim sahada oynuyoruz. Lakin çok geçmeden o sahayı da kaybediyoruz çünkü orada artık Trump Towers yükseliyor. Ali Sami Yen’i çok seviyor(d)um, üniversite döneminde daha çok milli maçlarla gittiğim, spor yazarlığı döneminde de defalarca basın tribününde bulunduğum bu mabet de yok artık.

Ve nihayetinde İnönü… İTÜ Taşkışla’da okurken tuvaletlerin penceresinden bazı karşılaşmaları sahayı yarım da olsa görerek izlediğim, birçok maçına hem seyirci hem de spor yazarı olarak tribünlerinden tanıklık ettiğim; yetmedi Bryan Adams’ı, Sting’i, Madonna’yı ve son olarak da Grup Yorum’u çimenleri üzerinde seyrettiğim ve nihayetinde cumartesi günü sağ olsun ‘Vodafone orgazinasyonu’ sayesinde çimleri üzerinde top oynadığım (ki bence 47 yaşındaki bir çocuğa verilecek en büyük hediyeydi) bu mabet de ‘şimdilik’ yok olacaklar listesine eklendi.

İstanbul’da ilk film izlediğim sinema olan Saray artık yok, ikinci gittiğim Sinepop da yok. İçinde birçok kez konser ve film izlediğim AKM uzun süredir kapalı. Emek’i yok etmek için canla başla çalışanlar malum. Yani uzun sözün kısası o yok, bu yok… Bütün bunları ‘gelişim’, ‘çağa ayak uydurma’, ‘yenilenme’, ‘büyüme’, ‘kabuk değiştirme’ olarak mı ele alacağız yoksa daha basit bir tanımla, ‘Köksüzlük’ olarak mı addedeceğiz? Doğrusu çok yaşlı sayılmam. İstanbul tarihim 1982’de başladığına göre 31 yılda bu denli kayıp, bu denli yıkım, bu denli yok etme nasıl açıklanabilir? Evet, teknoloji için bu kadar yıl uzun ve önemli bir süre kabul. Ama hayatın tanığı olan ve bir nevi kuşakları birbirine bağlayan kültürel köprü görevini üstlenmiş, şehrin hafızası konumundaki onca mekâna karşı bu denli vandallık niye? Statları saymıyorum, “Onlar endüstriyel futbolun gerekleri” diyorlar, ben de “Tamam, kabul” cevabını veriyorum. “İyi de diğer binalar da aynı gerekçelerle yok ediliyor” dediğinizi duyuyorum ama burjuvazinin de bir estetiği, kapitalizmin de bir aklı olur. Bu denli vahşisi galiba hiç gelmemişti. Her yürüyene, her protestocuya biber gazı, her eskiyene de yıkım ekibi…

Bir çağrıyla bitireyim: Çarşamba günü saat 13.00’te İstanbul Mimarlar Odası’nın Karaköy Kemankeş Caddesi’ndeki ana binasında ‘Emek Sineması’nda neler oldu? Neler oluyor?’ başlıklı bir bilgilendirme toplantısı var. Emek Sineması konusunda yazılı, görsel ve sosyal medyada yer alan yanlış bilgilerle kamuoyunun yanıltılıp şimdiye kadar yapılanların meşrulaştırılmaya çalışılmasına karşın konuyla ilgili meslek ve bilim insanları, sanatçılar ve sinemaseverlerle beraber sürecin tüm yönleriyle açıklığa kavuşturulacağı, meseleye ilişkin tüm soruların cevaplanacağı bu toplantıya herkes davetli, duyurmayı borç bilirim…