Sağdan AKP’ye Şehircilik Eleştirileri: Neden Şimdi? – E. Atilla Aytekin (soL)

Geçen hafta, muhafazakâr cenahtan AKP’nin kentleşme politikasına ve özellikle tarihsel miras konusundaki duyarsızlığına yöneltilmeye başlayan eleştirileri ele almış ve bu eleştirilerin çok geç yapıldığını ileri sürmüştüm. Bu yazıda, muhafazakârlardan hükumete yönelik itirazların şimdiye kadar neden pek görülmediği ve hangi saikler nedeniyle yaklaşık son bir buçuk yılda dile getirilmeye başlandığı sorularına yanıt arayacağım.

Aslında muhafazakâr kesimin eli kalem tutanlarının AKP’ye eleştirel yaklaşmamasında şaşılacak bir şey yok. Bu, DP’den başlayan siyasi hattı “bizdendir” diyerek sahiplenen ideolojik bir refleksin sonucu olarak görülebilir. Bu sahiplenmenin neticesi olarak da bu partileri alenen eleştirmekten kaçınma alışkanlığı yerleşmiş durumda. Örneğin İstanbul’un belki de bugüne dek yaşadığı en büyük tarihsel miras yıkımı Adnan Menderes’in başbakanlığı döneminde gerçekleşirken, pek çok caminin ortadan kaldırılmasını da içeren projeler muhafazakâr kesimde o günden bugüne ciddi bir itirazla karşılaşmadı. Aynı biçimde AKP’nin yaptıkları da idare ediliyor, hoş görülüyor. Üstelik Milli Görüş çizgisinden gelip de merkez sağa yerleşen, yani İslami tonları daha belirgin bir “sağcılık yapan” AKP, İslami kesim için bulunmaz bir nimet.

AKP’nin eleştiriden münezzeh tutulmasındaki bir başka etken, liberallerin de desteğiyle başarıyla yürüttüğü sürekli mağduriyet kampanyası. AKP “askeri vesayete”, “yargı darbesine”, “elit azınlığa” karşı mücadele verirken, muhafazakârlar arasında “şimdi yanlışları dile getirmenin sırası değil” biçiminde özetleyebileceğimiz bir tavır egemen oldu.

Şehircilik politikalarına dönecek olursak, bu konudaki suskunluğu inşaat sektörünün ve arsa rantının hükümete yakın sermaye kesimleri için çok önemli olmasına bağlayabiliriz. Muhafazakârlar, hükumete yakın müteahhitlerin zenginleşmesini on yıllardır dışlandıklarına inandıkları bir kesimin hakkı olanı nihayet alması olarak görüp desteklediler. “Bizimkilerin” sermaye biriktirmesi gerekiyordu ve bu yolda kesilen üç beş ağacın, yıkılan birkaç tarihi binanın, evinden olacak bir iki yoksul ailenin önemi yoktu. Aynı şekilde, hükumetin TOKİ üzerinden yürüttüğü başarılı propaganda ve TOKİ’nin ucuz konut inşa etme ve iş bitiricilik üzerinden inşa edilen prestiji İslami muhafazakâr cenahtaki suskunluğu perçinledi.

Peki, ne oldu da AKP’nin uzun iktidar yılları boyunca dile getirilmeyen itirazlar, yapılmayan eleştirilen son dönemde, cılız ve ürkek biçimde de olsa alenileşmeye başladı? Bunun nedenlerinden biri AKP’nin iktidarını sağlamlaştırması olabilir. Yargıyı kontrolü altına alan, “merkez medyayı” hizaya getiren, “askeri vesayeti” gerileten –elbette “askeri vesayet” asla ortadan kalkmaz, ancak geriletebilir– hükumetin geleceğine duyulan inanç, onu birazcık eleştirmeyi mahzursuz kılmış olmalı. Yine Gülen Cemaati ile AKP arasındaki gerilimin AKP’nin eleştirilebilirliği konusunda muhafazakâr çevrelerde bir alan açtığı görülüyor. Cemaat’e yakın yayın organlarında Erdoğan’ın darbecilerle arayı düzelttiği gibi şeyler bile yazılabilmişken, biraz TOKİ eleştirisinin kime ne zararı dokunabilirdi ki!

Eleştirilerin son zamanlarda görülmeye başlamasının bir nedeni de inşaat ve ranta dayalı sermaye birikim modelinin sınırlarına dayanması. Bu model sınırlarına dayandıkça saldırganlaştı, umursamazlaştı. Ne doğal kaynaklar, ne yoksul halk kitleleri, ne arkeolojik-tarihsel miras, ne şehirlerin yaşanabilirliği… TOKİ öncülüğünde kentlere hücum eden müteahhit ordusu için bunların hiç biri bir kısıt oluşturmadı. Çeşitli kentsel dönüşüm projelerindeki uygulamaları, yoksullara dayattığı çok küçük daireler ve inşaat kalitesinin düşüklüğünün ayyuka çıkması gibi etmenler TOKİ’nin alt sınıflar nezdindeki itibarını azalttı. Dahası, nice restorasyon projesinde, İstanbul tarihi yarımadasında, Bursa’da görüldüğü gibi muhafazakarların önemsediği Osmanlı tarihsel mirası da ciddi zarar görmeye başladı. Birikim’in pek yerinde bir biçimde “inşaat ya resulullah!” diye nitelendirdiği çılgınlık, İslami kesimin entelektüellerini de mahcup etmeye başladı. Bu şartlar altında kimi samimi olarak, kimi zevahiri kurtarmak için, kimi de başka hesaplarını görmek amacıyla hükumetin kentleşme politikasını ve TOKİ’yi eleştirmeye başladılar.

AKP’yi bu açıdan eleştiren muhafazakâr yazar ve entelektüellerin samimi olup olmamalarının elbette bir önemi yok. Bu eleştiriler “bade harabi’l-Basra” yapıldığı gibi, iş ciddiye bindiğinde, yani AKP’nin özel önem verdiği kritik projeler gündeme getirildiğinde sürmeyeceği neredeyse kesin. Mesela Kanalistanbul isimli Zihni Sinir projesi gündeme getirildiğinde, bunun AKP’nin seçimdeki en önemli kozu olması nicelerine İstanbul aşkını unutturuvermişti. Aynı biçimde mesela Çamlıca camii konusunda ses verenler, İstanbul’un ormanlarını tümden mahvedecek ve kentin içindeki bazı bölgeleri hayalet mahallere çevirecek 3.havalimanı-3.köprü-yeni kent projeleri konusunda suskun. Zira “Çamlıca’ya yapılacaksa mütevazı bir cami yapılsın” ya da “Zeytinburnu’na yapılacak gökdelenlerin kat yüksekliği düşürülsün” demenin maliyeti artık çok yüksek değil. Ama kentin kuzeyinin yapılaşmaya açılmasına karşı çıkmak hükumetin en önemli projelerinden birine, artık tıkanmaya başlayan inşaat sektöründeki büyümeye atılan bir can simidine karşı çıkmak demek olur. Bu da ellerini ovuşturarak bekleyen nice mütedeyyin işadamının canını sıkar.

Velhasıl, muhafazakârların AKP eleştirilerinden medet ummanın varacağı bir yer yok. Yaşadığımız yerleri, mahallelerimizi, emeğimizi, kentlerimizi, hayatımızı savunmak için kendimiz mücadele etmek zorundayız.