Planlı Sanayileşme ve Kalkınma ! Yada Ezber Bozmak – Neriman Usta / Elif Güven

14-15 Kasım 2009 tarihlerinde İTÜ Mustafa Kemal anfisinde gerçekleştirilen TMMOB Ücretli İşsiz Mühendis Mimar ve Şehir Plancıları Kurultayında,  Kurultay yürütme kurulunca hazırlanan karar taslak önerileri broşüründe  “özelleştirmenin mühendis mimar ve şehir plancıları üzerindeki etkileri” başlığı altında tek madde olarak yer alan “TMMOB, emperyalist bağımlılık ilişkilerinin bütün yönlerine karşı mücadeleyi; ülke kaynaklarına, bağımsız bir bilim ve teknoloji politikasına dayalı, planlı bir sanayileşme ve kalkınma hamlesinin örgütlenmesini savunur; özelleştirmeye karşı, geçmişte özelleştirilmiş kuruluşların yeniden kamulaştırılması içine alacak biçimde mücadele ederek kamu kesimi yatırımlarının sanayileşme ve kalkınmaya temel oluşturulması talebini etkinleştirerek sürdürür.”  şeklindeki karar önergesi,  uzun tartışmalar sonucunda reddedildi.


İlk bakışta,  yıllardır TMMOB’nin sahip olduğu genel görüşün, kulaklarımıza çok da bildik gelen ve bu yüzden çok da sorgulamadığımız bu önergenin bugün için ne anlam ifade ettiğini, ekonomik ve toplumsal olarak neye karşılık geldiğini irdelemekte yarar var.  

Sanayisi olmayan ve bağımsız sanayileşmeyi önüne hedef olarak koyan Cumhuriyetin ilk kadroları, ülkede bir sermaye sınıfı ve birikimi bulunmadığından devlet eliyle sanayileşmeyi başlattılar. İzmir iktisat kongresinde alınan kararlar gereği aynı zamanda bir sermaye sınıfı yaratmayı da hedeflediler. İlk sanayileşme hamlesi  , işçi ve köylü haklarının baskı altına alındığı, hiç tanınmadığı, toprak reformlarının dile getirilip gerçekleştirilmediği ,siyasal hayatta tek partili döneme karşılık gelir. Aynı zamanda  yeni bir ulus yaratma projesine koşut bir eğitim ve aydınlanma seferberliği ile birlikte bürokratik –teknik kadroları da yaratma sürecidir. İlk sanayileşme doğrudan halkın ihtiyaçlarını karşılayacak ve sanayi alt yapı tesislerinin (Etibank ve Sümerbank vb.) kurulmasıyla başlamıştır.
2. dünya savaşı sonrası Marshall yardımlarıyla, hem çok partili sisteme geçiş, hem de yeni bir sanayileşme hamlesi ile  yerli sermaye sınıfı güçlendirilmiş ve etkinleşmeye başlamıştır.   60’lı yıllarda  enerji yatırımları ile birlikte  tüketim mallarının üretilmesine yönelik doğrudan yabancı sermaye  ülkeye girmiş, gelişen yerli sermaye  ise kompradorlaşmıştır.  70’li yıllarda   dünya ekonomik krizinden etkilenen ülkemizde işçi sınıfı  ekonomik ve demokratik hakları şiddetle baskılanmış ve sınıf mücadelesi  en üst noktaya ulaşmıştır. 1950 ve 1980 arasındaki yıllar, emperyalizm ile ilişkilerin içselleştirildiği, yerli sermayenin gelişip güçlendiği ,   kırsal nüfusun kısmen çözüldüğü, iç ve dış göçlerin ve bununla beraber yoğun çarpık kentleşmenin yaşandığı yıllardır.   Sanayileşmeyle beraber  artan işçi kitlesinin ve sınıf hareketinin yanında yer alan aydın ve gençliğin demokrasi ve hak  taleplerinin yükselmesi sonucu , sınıf mücadelesini bertaraf etmek amacıyla 10’ar yıl arayla üç askeri darbe  gerçekleştirilmiştir.

 


70 ‘li yıllara damgasını vuran krizi aşmak için  kapitalizm tüm dünyada neo liberal programı hayata geçirmeye başlamış, ülkemizde de 24 ocak 1980 kararları ile karma ekonomik yapı terk edilmiş, piyasa tek düzenleyici güç olarak öne çıkarılmıştır. 80 sonrası dönemin belirgin özelliklerinden biri devlet tarafından yapılmış olan sanayi ve alt yapı tesislerinin sermayeye devridir.  Uluslararası sermaye tüketim malları üretiminde düşen kar marjlarını  yükseltebilmek için işgücünün ucuz olduğu bölgelere kaymış, parçalanan  üretim süreci gereği ülkemizde sanayi ,  uluslararası iş bölümüne entegre olarak  tedarik zincirinin parçası haline gelmiş , ülke ihtiyacına yönelik değil ihracata yönelik üretim  yapılmaya başlanmıştır.

Kırsal alanın çözülmesi ile kentlere doğru artan  göç dalgası yeni bir yedek işçi kitlesini de ortaya çıkarmıştır. Sermayenin rekabet edebilirliğinin sürdürülebilmesi için;  emek süreci esnekleştirilmiş, güvencesizleştirilmiş ve  taşeronlaştırma uygulamaları temel çalışma biçimleri haline gelmiştir. Bu süreçte kar marjı yüksek olan emeğin yeniden üretim ( temel hizmet ) alanları   AB normları ve Gats anlaşmaları ile  hızla piyasalaştırılmaya başlanarak metalaştırılmıştır. İşçi sınıfı  bir yandan güvencesiz-ve esnek çalışma biçimlerine mahkum edilirken, diğer yandan emeğin yeniden üretim alanlarının da piyasalaştırılması ile beraber yaşam maliyetleri yükselmiş ve çifte sömürüye maruz bırakılmıştır.

Sanayileşme ve kalkınma terimlerinin birlikte kullanılması , sanayileşmenin her durumda kalkınmanın ön koşulu olarak algılanmasına yol açmaktadır. Kalkınma nedir ve kimin için kalkınma sorularını kendimize sormamız gerekir.  Kalkınma toplumun en yoksul kesimlerinden başlanarak en temel ihtiyaçlarının ( barınma, beslenme, sağlık, temiz su, giyecek,eğitim , enerji ve yaşanabilir çevre )karşılanması durumunu tarif eder ve etmelidir. ‘Muasır medeniyet’ seviyesine ulaşmak olarak dillendirilen sanayileşme ve kalkınma batının tüketim alışkanlıklarına ve standartlarına erişim olarak tariflenmiş, ekonomi  kapitalizmin yapısı gereği tüketim malları üretimi ve dolaşımı üzerine inşa edilmiştir. Bu durumda yeterli varlığa ve gelire sahip olanlar (  orta ve üst gelir grupları) tüketim mallarına ulaşabilirken , diğer gelir grupları  ulaşamaz hale gelmiştir.  “Sürekli yüksek maddi standartlara sahip olma arayışı yalnızca sınıflı toplumun en kötü niteliklerini sürekli üretir. Malların geniş bir çeşitlilik içinde üretiminin sürekli olarak artışı, diğer etkilerinin yanında, emeğin katı çizgilerle bölünmesinin sürekliliğine, üretimin büyük kuruluşlarda yoğunlaşmasına ve zehir saçan sanayi merkezlerinin oluşmasına yol açar .”(1)

Kalkınmayı  toplumun en yoksul kesimlerinin dahi temel ihtiyaçlarına erişebilmesi olarak tariflediğimizde, bunu gerçekleştirebilmek için merkezi bir planlamaya ihtiyaç vardır.  1962 yılından itibaren ülkemizde 5 yıllık kalkınma planları uygulanmış ancak bu  halkın değil sermayenin ihtiyaçlarını gözeten planlamalar olduğundan, eşitsizlikleri ve sınıfsal çelişkileri de derinleştirmiştir.Sormamız gereken  soru, kimin için, kim tarafından ve nasıl planlama yapılması gerektiğidir. Planlama, kaynakların sınırlı olması nedeniyle aynı zamanda önceliklerimizi belirleme yöntemidir. Öncelikleri sermaye belirlerse, Tunceli köylerinde yerel seçimler öncesinde içme suyu ve tesisatının olmadığı evlere çamaşır makinesi dağıtılır. Oysa Tunceli köylülerine  ihtiyaçlarının neler  olduğu ve önceliklerini belirleyebileceği ve gerçekleştirebileceği  mekanizmalar yaratılmış olsa idi hiçbiri su tesisatının olmadığı bir eve çamaşır makinesi talep etmezdi. Sovyetler Birliği örneğinin bize gösterdiği gibi halk adına bir bürokrat kesimin planlama yapması eşitsizlikleri giderici bir etki yaratmadığı gibi, bürokratların üst bir sosyal tabaka oluşturmasına ve giderek yaşam standartlarının toplumun genelinden farklılaşması ile toplumun gerçeklerinden kopmasına ve  önceliklerinin değişmesine neden olmuştur.   Bu yüzden planlama demokratik ve katılımcı mekanizmalar oluşturularak, önceliklerini en yoksul kesimlerin ihtiyaçlarının karşılanması, bölgesel ve yerel eşitsizliklerin giderilmesini hedeflemesi durumunda gerçek bir kalkınmayı sağlayabilir.

Neo liberal ekonominin kurallarının geçerli olduğu ülkemizde kamunun sanayi yatırım alanları doğrudan özelleştirilmiştir. Temel hizmet alanlarının piyasalaştırılması  sonucu ise özelleştirmeler yapılmasa dahi bu hizmetlere erişim güvencesi  ortadan kalkmaya başlamıştır. Sorun, kamuda olsun veya olmasın , üretim sektörlerinde ve hizmet alanlarında uygulanan ekonomi politikalardır. Bu nedenle kamulaştırma talebi, sadece özelleştirilen kuruluşların geri alınması değil, tümüyle serbest piyasa ekonomisinden vazgeçilmesini   ve öncelikle temel hizmet alanlarında yer alan sermayenin bu alanlardan tasfiyesini de içerecek bir kamulaştırma talebi olmalıdır. Neo-liberalizmin ana eğilimleri düşünüldüğünde özelleştirme ve piyasalaştırma uygulamalarından vazgeçilerek gerçekleştirilecek bir kamulaştırma doğal olarak sınıflar mücadelesi alanında belirlenecektir.

Kurultayda yukarıdaki karar önergesinin yerine “TMMOB emperyalist bağımlılık ilişkilerinin bütün yönlerine karşı mücadeleyi savunur .Özelleştirme ve piyasalaştırma uygulamalarına son verilmeli, eğitim, sağlık, enerji, haberleşme, barınma, gıda ve su gibi temel hizmet alanları ve kamusal denetimler piyasa alanından çıkarılmalıdır. Halkın bu hizmetlere erişiminin güvence altına alınması ve insanca yaşamaya yetecek miktarının ücretsiz sunulması amacı ile kamulaştırılması için TMMOB diğer emek örgütleri ile beraber mücadele eder.” önerisi 2 red oyuna karşılık diğer katılımcıların  evet oyu vermesiyle kabul edildi. Neo- liberal dönemin çatışma zemini iyi anlayabilmek ve döneme yönelik politikalar geliştirebilmek için TMMOB’de ezberi bozmak ve terminolojiyi değiştirmek açısından kurultayın gösterdiği  bu irade olumlu bir başlangıç olarak değerlendirilmelidir.

1-    Hary Magdoff – Küreselleşme ve Yaklaşan Sosyalizm sf.141


Neriman Usta – Elektrik Mühendisi
Elif Güven – Makina Mühendisi