Nükleer Enerji! Ne Pahasına Kimin İçin? – Burçak Karaman Uysal

NÜKLEER ENERJİ ! NE PAHASINA KİMİN İÇİN?

 

Nükleer Santrallerin Riskleri

Nükleer santrallerin sayıları arttıkça nükleer kazalar ve beraberinde getirdiği sorunlar da hızla artmıştır. Bu noktada nükleer santrallerin riskleri tartışılmaya başlanmış ve en büyük sorunlardan biri haline gelmiştir. 1980’lerdeki çevre politikasında en önemli değişikliklerden birisi çevreyle ilgili karar verme süreçlerinde risk değerlendirmesi ve risk yönetiminin rolünün kabul edilmesi olmuştur.

 

Çevresel yasamanın ilk dönemlerinde risk kavramlarından çok az söz ediliyordu. Daha çok kirlilik standartlarını belirleyen bu yasalar ve yönetmelikler, kamu sağlığını korumayı sağlayan güvenlik sınırlarını kurmuştur. Bu standartlar aslında kirleticilerin sahip olduğu eşik değer varsayımıdır ve bu eşik değerlerin altındaki konsantrasyonlara maruz kalmanın zararlı olmadığı kabul edilir. Toksik atık problemleri ortaya çıktığında kabul edilen ve söylenen her şey bugün değişmiştir. Risk terimleri içinde konuşmak artık zorunlu hale gelmiştir.

 

Çevresel risk değerlendirmesi ile çevresel risk yönetiminde karar verme süreçleri işletilir. Verilen mevcut risk tahminleri üzerinden; kurum ve kuruluşlar ile siyasi iradenin, milyonda bir riskin kabul edilebilir olup olmadığı, kabul edilebilir risk düzeyine erişmek için yapılması gerekenler ve nasıl yapılacağı gibi konularda karar vermesi gerekmektedir.

 

Ancak politika üreten ve ülkeyi yöneten siyasi “otoriteler”, yeni düzenlemeler sırasında bu ve benzeri bilgilere ihtiyaç bile duymamakta, bilimsel çevrelerden gelecek cevapları beklemek yerine çıkarları doğrultusunda hızla uygulamayı, bunun zeminini hazırlamak içinse yasa yapmayı tercih etmektedirler.

 

Buna son örnek, AKP hükümetinin, 8 Mayıs 2007 tarihinde, yine bir gece yarısı operasyonu ile “Nükleer Güç Santrallarının Kurulması ve İşletilmesi Hakkında Yasa”yı TBMM’de kabul etmesidir. Çernobil’in etkileri ülkemizde son günlerde daha da açık hissedilirken bilim insanları tarafından yayınlanan nükleer karşıtı raporlar siyasal iktidarca göz ardı edilmekte, dünyada terk edilen bir teknoloji olan nükleer santrallerin kurulumu için hükümet, ülkemizde “pazar” yaratmaya çalışmaktadır. Bunun zeminini hazırlamak için ise alelacele yasalar çıkarmaktadır.

 

Bugüne kadar pek çok nükleer kazaya sahne olan nükleer santrallerden son haber, geçtiğimiz günlerde Fransız Nükleer Güvenlik Ajansı (ASN)’den gelmiştir. ASN, 7 Temmuz 2008 günü saat 23.00’de Avignon yakınlarındaki Triscastin nükleer tesisinde uranyum içeren 30 metre küplük bir sıvının fabrikaya yayıldığını doğrulamıştır. Tesisin yakınındaki iki küçük nehir kirlenmesi sonucunda 8 Temmuz saat 01.00’da bu nehirlerden gelen suyun kullanımına kısıtlama getirilmiştir. Fransız IRSN Enstitüsü’nden yapılan açıklamaya göre, sudaki radyoaktivite düzeyinin Dünya Sağlık Örgütü’nün kabul edilebilir içme suyu standartlarından 1000 kat daha fazla olduğu saptanmıştır.

 

Nükleer Atık Sorunu

Nükleer santraller, her an meydana gelebilecek radyoaktif sızıntı riskinin yanı sıra atıklarıyla da yaşamı tehdit eder. Her enerji üretim tesisi, diğer üretim süreçleri gibi atıkları ve doğal ortama verdiği zararlarla çeşitli çevre sorunlarına neden olur. Nükleer santralleri diğer enerji santrallerinden ayıran en önemli özellik, nükleer santrallerde radyoaktif maddelerin kullanılmasıdır. Cevherin çıkarılması için yapılan madencilik faaliyeti ve yakıt elde etmek için yapılan işlemler sırasında birçok çevre sorunu ortaya çıkmaktadır. Radyoaktif maddenin ve atıkların taşınması, depolanması ve kullanımı, çevre için yüksek riskler oluşturmaktadır. Tesis kapatıldıktan sonra da çevre sorunları yaratma potansiyelini korumaktadır. Ayrıca termik santrallere benzer şekilde soğutma suyunun buharlaşması ile atmosfere verilen su buharı ve yine soğutma suyunun verildiği alıcı ortamda yarattığı ısıl kirlilik, nükleer enerji üretimindeki bir diğer önemli çevre sorunudur.

 

Yok olma süresi on binlerce yılla ifade edilen nükleer atıklar için hala güvenli hiçbir depolama yöntemi yoktur. Radyoaktif bir çekirdeğin aktivitesinin yarıya inmesi için gereken süreye “yarı ömür” denir. Radyoaktif bir maddenin 10 yarı ömürden sonra aktivitesinin sona erdiği bilinmektedir. Radyoaktif atıklar arasında bulunan Stronsiyum 90 ve Sezyum 137 gibi çekirdeklerin yarı ömrü 28 ve 30 yıldır. Plütonyumun ise 24 bin yıl. Bu durumda bir plütonyum stokunun aktivitesinin pratik olarak sona ermesi için aradan tam 240 bin yıl geçmesi gerekir.

 

Ortalama gücü 1000 MW olan bir nükleer santral yaklaşık 27 ton yüksek düzeyli, 250 ton orta düzeyli ve 450 ton düşük düzeyli atık üretir. Bu atıklar ve tükenmiş yakıt çubukları 10-20 yıl boyunca reaktörün içindeki ya da yanındaki havuzlarda bekletilerek radyasyon seviyesi düşürülür. Ancak atıklar reaktörden çıkarıldıktan sonra yaklaşık 1 milyon defa daha fazla radyoaktiftir. Ve hâlâ oluşan yeni izotopların radyoaktif bozunmalarından ötürü ısı üretirler. Geriye kalan ve sıvılaştırıldığı için 200 bin defa daha fazla hacim kaplayan milyonlarca metreküplük, yüksek seviyeli sıvılaştırılmış radyoaktif atıkların da çelik tanklarda çevreden binlerce yıl yalıtılması gerekmektedir.

 

Ancak radyoaktif sızıntıyı nihai olarak engelleyecek hiçbir yalıtma sistemi de yoktur. Çelik tanklar 10-15 yıl içerisinde yüksek düzeyli, asidik ve sürekli radyoaktif ışınım sonucunda çatlar. Nükleer atıklar böylece doğaya sızarak, su ve besin zincirine katılır. Bu durumun ABD’de ve Rusya’da bilinen değişik örnekleri vardır. Aynı nedenlerden dolayı son dönemlerde en güvenli yöntem olarak görülen jeolojik depolama için camlaştırılan atıkların da belli bir süre sonra, mikroskobik çatlaklar yaptığı ve camın yapısını bozarak çevrede sızıntıya neden olduğu İsveç’teki uygulamalar sonucu ortaya çıkmıştır.

 

Sonuç olarak; henüz dünyanın hiçbir bölgesinde, nükleer atıkların saklanması ve imhası için, lisanslı nihai bir çözüm ve depolama alanı bulunmamaktadır.

Radyoaktif maddelerin yarı ömürlerinin binlerce yıl sürmesi ve bu süre zarfında çeşitli kanser ve genetik bozukluklara yol açması, nükleer atıkların korunması ve saklanmasının neden bu kadar önemli olduğunu açıklamaktadır. Radyasyon nedeniyle ortaya çıkacak biyolojik hasar, ışınlanan organlara, maruz kalma doz miktarına, doz hızına ve radyasyon cinsine bağlı olup bedensel ve kalıtsal etkiler bırakmaktadır.

 

Bu gerçek bile nükleer atıklar için karar vericileri ikna etmeye yetmeliyken, ne yazık ki seçim bilimden, yaşamdan, halktan değil siyasi ve ekonomik çıkar gruplarından yana olmaktadır.

Kimin İçin?

Riskleri ve atıkları başta olmak üzere bu iki önemli yaşamsal sorunu görmek istemeyen “çevrecinin daniskası” başbakan ve hükümeti, yapılacak enerji arz-talep değerlendirmelerinde yanlışlar yapmaya ya da yalanlar söyleye devam etmektedir. Yanlış ve parçacı enerji politikaları, kayıp kaçak enerjinin tespiti ve önlenmesine yönelik yetersizlikler, süreklilik arz eden tamamen dışa bağımlı yakıt gereksinimi, ekonomik ömür sonu santral sökümü ve tüm bunların maliyet hesapları bile AKP hükümetini bu hatalı yatırımdan vazgeçirmeye yetmemektedir. Hükümet, sermayenin çıkarlarını gözetmeye, yanlış yatırımlarla kamu kaynaklarını boşa harcamaya, halkı yanıltmaya, çevre ve halk sağlığını hiçe saymaya yönelik politikaları ısrarla hayata geçirmeye devam etmektedir.

 

Ekonomik ve siyasi çıkar gruplarının, nükleer enerji yatırımlarının önünü açmak için kullandığı tezlerin hiçbirinin bugün gerçeği yansıtmadığı bilinmektedir. Nükleer enerji üretim teknolojisi, riskleri ve atık sorunu başta olmak üzere pek çok bilimsel çalışma ve yaşanan deneyimlerin ardından ülkelerin enerji planlarından bir bir çıkarılmaktadır. Günümüzde ne Türkiye’de ne de dünyanın herhangi bir yerinde nükleer enerji yatırımları planlamak ve uygulamak ne akılla ne de bilimle açıklanabilecek bir durum değildir.

Burçak Karaman Uysal

TMMOB Çevre Mühendisleri Odası

Genel Sekreteri

 

Teknik Emek Dergisi

 

Yıl:1, Sayı:2, Ekim-Kasım 2008

Dosya: Yaklaşan Tehlike Nükleer Santraller