Sokakta kahır var – Nazım Dikbaş (birartibir.org)
Spread the love

“Yaşam politikaları üretmemiz lâzım. Ve bu politikaların mekânsal boyutunu atlamamamız lâzım.” Mücella Yapıcı

İktidar Beyoğlu’na toplu saldırısını uzun süredir planladığı hatta nihayet oturttu, Beyoğlu Kültür Yolu’nu “festivalledi”. Geçmişi silen, bugünü zorlaştıran, geleceği belirsizleştiren yıkım, zengini zenginleştiren talan ve rant ve Beyoğlu’nu öteden beri bağrı bilmiş öteki seslerin buluşmasının engellenmesi dahil bu saldırıya.

Türkiye’yi “genel marka”, İstanbul’u bu markaya “artı değer kazandıracak” uluslararası marka olarak gören iktidar, uzun zamandır Beyoğlu’nun içini boşaltarak, bir alışveriş “destinasyon”una dönüştürerek, zorda kalınca şiddete başvurarak “dünya sahnesine” pazarlıyor. Beyoğlu Kültür Yolu da bu amaca hizmet edecek “prestij eser”leri dizdikleri bir “cazibe merkezi”nin içinden geçen, kasanın daha hızlı çalışmasını sağlayacak rota.

Tırnak içindeki terimler marketing sözlüğünden değil, Kültür ve Turizm Bakanı’nın çakma AKM’deki Beyoğlu Kültür Yolu Festivali açılışında yaptığı konuşmadan. Bakanın bahsetmediği şey, yaşayan Beyoğlu ve Beyoğlu’nda yaşayanlar. Nitekim, Beyoğlu Kültür Yolu’nun bundan böyle belli ki ana hattını oluşturacağı plan yapıları, sokağı, tüm yaşam alanlarını öldürerek ve yaşamı savunanları kovarak yürürlüğe konuyor. Bu yazı işte bu “Kültür Yolu”nun festivalinin ve dahilinde açılan bir güncel sanat sergisinin hikâyesi.

Galatamort

Fındıklı-Tophane arasındaki sahile yapılan ve geçenlerde açılan, simgelerinden biri cilâlı altın çizburger olan, ismi ise dilimize argodan girmiş Fransızca ölüm anlamına gelen kelimeyle kafiyeli lüks alışveriş merkezinin girişinde bizi bir sergi karşılıyor. Bu, yazının ana konusu olan sergi değil, ama evet, Galatamort’un girişinde bir sergi, bir fotoğraf sergisi var ve niyeti o olmasa da bu serginin bize sorduğu zor soruları duymaya çalışalım.

30 Ekim’de başlayan Beyoğlu Kültür Yolu Festivali –ki birazdan mekâna ve zamana, hele de sözüne sadık kalmayı pek sevmediğini örnekleriyle göreceğiz– 14 Kasım’da bitmiş olmalıydı. Ama serginin afişine bakılırsa, en az bir istisna gözetilmiş, sergi 31 Aralık 2021’e kadar açık kalacak.

Afişe bakalım ve sol üst köşeden başlayalım: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın “Kültür Ağacı” motifli logosu. Sağ üst köşeye geçelim: Beyoğlu Kültür Yolu Festivali’nin, Beyoğlu’nun tüm “prestij eser”lerini ölçeksizce sıraya dizdiği, martı ve tramvayla başlayan, oradan, önce işletmesi İBB’den alınıp sonra Hilti’yle içi oyulan Galata Kulesi’ne uğrayan ve neyi simgelediği konusunda mimarının, tasarımcısının, üreticisinin suskun kalmayı tercih ettiği kızıl küreli “yeni” AKM’yle biten bir “cephe” çizen logosu. Sağ altta Galatamort web sitesi ve sosyal medya adresleri, sol altta ise logosu. Sorularımıza yaklaşıyoruz.

Ortada ise 2018’de kaybettiğimiz, modern Türkiye tarihinin herhalde en önemli fotoğrafçısının adı yazıyor, çünkü sergi onun çektiği fotoğraflardan oluşuyor: Ara Güler. Serginin adı ise Denize İnen Yol. Böyle bir fotoğraf sergisinin ismi nispeten kısa olmalı herhalde, o yüzden sergiyi düzenleyenler şöyle bir şey denememiş: Yıllardır Şantiyeye Çevirdiğimiz Şimdi De Araya Alışveriş Merkezi Yaptığımız İçin Epeydir Denize İnemeyen Yol.

Gerçi Karaköy-Kabataş hattının dev şantiyeleri Ara Güler’in fotoğraflarına yabancı değil. Ustanın fotoğraflarının ve Devrim Erbil’in resimlerinin bilbord-boyu röprodüksiyonları, binlerce imzanın da toplandığı kitlesel eylemlerle protesto edilen ve nihayetinde uygulanamayan Kabataş Martı Projesi şantiyesini kapatmak için de kullanılmıştı. Hatırlatalım, bu afişlerden birine çarpıcı bir müdahalede bulunan sanatçı İzinsiz de uydurma suçlamalarla yargılanmaya devam ediyor, sonraki duruşma 13 Ocak 2022’de.

Boyun eğmenin imgesi

Hatırlamak demişken, sekiz yıl öncesine gidelim. Gezi direnişinin hemen sonrasıydı. 31 Temmuz 2013 akşamı, Gezi’ye ve özellikle yeryüzü sofralarına karşı hizalanmayı görünür kılmak için Taksim Meydanı’nda bir iftar yemeği düzenlenmişti. “Her kesimi bir araya getiren” bir yemekti bu, yani, ayrı ve özel bir bölümde üst düzey bürokrasi, şöhretler, yandaş gazeteciler bir aradaydı. İşte bu yemekte Ara Güler sahneye çıktı, arka planda Gezi Parkı, berkemal asayişin tanıtım fotoğrafını çekti. O karelerin birer fotoğraf olarak pek önemi yoktu, yaptığı şuydu: Alanının uluslararası üne sahip sanatçısı olarak Ara Güler, orada fotoğraf çekerek, elinde fotoğraf makinesiyle orada bulunarak, boyun eğmenin imgesi haline geldi.

Bu soruyu ısrarla sormamız gerekiyor: Bir sanatçı, bir aydın, bir muhalif neden hakikate karşı, özgürlüğe karşı, Gezi’ye karşı bir organizasyonun içinde yer alır?

Maalesef iktidara, iktidarlara yakın durduğu ne ilk ne son andı bu. O iftar gecesinde sahneye çıkmasını ayarlayan dönemin Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan, iki yıl sonra Ara Güler’e “Beyoğlu Nişanı” diye bir şey takacaktı. (Sonra kimlere verildi acaba bu nişan?) Kültür Yolu “vizyon”unun da mucitlerinden olan Demircan, bugün Kültür ve Turizm Bakanı Yardımcısı olarak Beyoğlu Kültür Yolu Festivali açılışının toplu fotoğrafında.

Zor sorular

Gelelim zor sorulara. Ara Güler kendisini ve mesleğini nasıl tanımlarsa tanımlasın, hem gazete fotoğrafçısı, hem fotoğraf sanatçısı. Aynı zamanda, pek bilinmese de, keşke devam etseydi dedirtecek kadar iyi bir hikâyeci (konudan uzaklaşıyorsun demeyin, Babil’den Sonra Yaşayacağız’ı okuyun). Şehri, toplumu, insanı derinden bildiği dudaklarından dökülen ilk cümlelerle hemen belli olan biri. Seçtiği konulardan ve kendi yaşayışından da toplumun ortalama durağanlığına değil, uçta ve dışarıdaki birey ve deneyimlere meylettiğini gördüğümüzü söyleyebiliriz.

Peki, “sanatçı” tanımına hakkını böylesine veren Ara Güler, neden Gezi gibi geniş tabanlı, Türkiye’nin direniş tarihinde bir dönüm noktası oluşturan, her şeyin başka türlü olabileceğine dair yollar gösteren bir ânı, hem de henüz sesleri, kokusu sokaktayken, bu kadar soğuk bir duruşla itmiş, karşısında yer almıştı?

Almışsa almış, sil geç denebilir, paraydı, ilişkilerdi denebilir, birey üzerinden gitme denebilir. Ama bugün, Ara Güler kadar çarpıcı olmasa da yeni örneklerle karşılaşınca, bu soruyu daha ısrarla sormamız gerekiyor: Bir sanatçı, bir aydın, bir muhalif neden hakikate karşı, özgürlüğe karşı, Gezi’ye karşı bir organizasyonun içinde yer alır?

Bugün, Beyoğlu’nu alıp, içini kemirip kabuğunu alışveriş merkezine cephe yapmak isteyen ve Beyoğlu Kültür Yolu Festivali’yle yeni bir aşamaya geçen bir saldırıyla karşı karşıyayız. Bu festivale sanat alanından geniş kapsamlı, kurumsal ve bireysel bir katılım oldu, bazılarımıza beklenmedik, bazılarımıza ürkütücü gelen. Ara Güler örneğinin bize sordurduğu sorular, bu güncel olguyu açıklamamıza yardımcı olabilir mi?

Zombi binalar

Gezi’den sekiz yıl sonra, Gezi iki kere beraat etmiş üçüncü kez yargılanırken, önce şunu çok açık bir şekilde söyleyelim ve anlayalım: Eğer Gezi direnişi olmasaydı, Beyoğlu Kültür Yolu, Gezi Parkı’na yapılacak alışveriş merkezinde bitecekti. Halihazırda Beyoğlu, sayıları giderek artan, bazılarının dış cephesi korunmuş, bazıları tamamen yıkılarak yeniden yapılmış zombi binalarla dolu: Yok edilmesini engelleyemediğimiz Emek Sineması ve Serkildoryan’ı yıkıp yerine yaptıkları Grand Pera adlı alışveriş merkezi (ki burada İBB de geçen ay etkinlik düzenlemekten geri durmadı), İstiklâl Caddesi üzerindeki en eski iki binadan biri olan Narmanlı Han’ı yıkarak yerine yaptıkları yavruağzı pasta tipli alışveriş merkezi ve AKM’yi senelerce kapalı tuttuktan ve tüm protestolara rağmen yıktıktan sonra yerine, ilk mimarının oğluna yaptırdıkları kızıl küreli akeme. Sadece Beyoğlu’nun değil, İstanbul’un en kıymetli yapılarından Galata Kulesi’nin içine Hilti’yle daldıklarını, hafızası en hızlı silinenlerimiz bile hatırlayacaktır.

İşte bu zombileştirilen binalar, Beyoğlu Kültür Yolu’nun “prestij eser”leri. Fakat Beyoğlu Kültür Yolu Festivali’ni düzenleyen Kültür ve Turizm Bakanlığı, Beyoğlu Belediyesi ve taşeronları, yine de Gezi Parkı’na el atmadan edememişler ve festivalleri kapsamındaki bazı sergileri parka da bulaştırmışlar. Bu yazının konusu olan sergiyle daha yakından ilgilenmem de maatteessüf böyle başladı.

Nasan Tur, Korkma

Ayaklı karton panolar her yerde

Önce, Türkçe tam isminden emin olamadığım, şu aşağı yukarı insan boyundaki ayaklı karton panolar her yerde belirdi. Aveme, kültür merkezi ve müze önlerinde duruyor, rüzgârda sallanıyor, devriliyor, Beyoğlu Kültür Yolu Festivali’nin kara haberini getiriyorlardı. Biri özellikle dikkatimi çekti: Üstte standart T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Beyoğlu Belediyesi’nin “marka”sı Beyoğlu Kültür Yolu Festivali’nin logoları vardı. Altında ise “Kartografya-Yaya Sergisi” başlığı, sonra küratörün ve sanatçıların isimleri (Küratör: Ali Akay, Sanatçılar: Ayşe Erkmen, Barış Doğrusöz [çekildiğini belirtti], Güneş Terkol, Leyla Gediz, Lara Ögel, Nasan Tur, Seza Paker, Volkan Aslan, Wang Du).

Afiş feciydi: Dikine dikdörtgen siyah sarı degrade bir boşluğun alt kısmında toplaşmış üçgen-dikdörtgen yüzeyli, altın renkli, üç boyutlu geometrik objelerin üstünde düz beyaz yazılar. Ama dikkatim ilk başta işin sanatsal tarafına, afişininkine bile, hiç yönelmedi, çünkü biri hariç sanatçılar tanıdıktı. O anda hissettiğim ve içimde büyümesine engel olamadığım his, kahırdı.

Yazının burasında iktidara neden karşı olduğumuzu anlatmak gerçekten gerekiyor mu? Herhangi bir tek gün içinde olup bitenlere bakmak yetmiyor mu? Veya sadece Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın son dönem icraatlarını sıralamak? 9 Aralık’ta, Boğaziçi Üniversitesi’ndeki direnişe katılan 16 hocaya soruşturma açıldığını öğrendik. İki öğrenci, Enis Berke Gök ve Caner Perit Özen, hâlâ tutuklu. KHK’larla ihraç edilen Barış Akademisyenleri’nin başvurularına OHAL Komisyonu’ndan sadece ret cevabı gelmeye devam ediyor. Sinemada, televizyonda, sokakta sansür her an her yerde.

Bu ortamda, Gezi direnişinin simgelerinden biri olması yıkım kararı alınmasında şüphesiz rol oynayan AKM’nin yerine yapılan yeni binanın açılışını festivallemek için iktidarın merkezi ve yerel kurumlarının düzenlettirdiği bir etkinliğe kim, niye katılır? Her şey şüphesiz pat diye oluvermedi, ama bu sefer epey şümullü bir havuç ve sopa hikâyesi önümüzde şekilleniyor. Sanat kurumlarının simgesel toplumsal muhalefet anlarında ses çıkarmaktan geri durduklarına sık sık tanık oluyorduk. Bu edilgen tavır belli ki artık onları biata da hazır kıvama getirmiş, “şu andan itibaren festivalimize dahilsiniz” dendiğinde “tabii efendim” demişler.

“Are you fucking kidding me?”

Sakin olmaya çalışalım, sergiye dönelim. Sergi haritasına bakınca, Beyoğlu’nda dış mekâna yerleşmiş bir sergi olduğunu, Gezi Parkı’nda da iki iş bulunduğunu anladım. Beyoğlu’nun çeşitli seslerini içinden geldiği için iyi bilen Asena Hayal’in tweet’i içimden geçene tercüman oldu: “Beyoğlu Belediyesi tarafından desteklenen bir projede Gezi Parkı’na iki tane iş koymak falan. Are you fucking kidding me?!”

Sanat tarihçisi Osman Erden de işin can acıtan yanını vurgulamıştı: “Beyoğlu Kültür Yolu Festivali dahilinde yapılan sergilere bakıldığında, sanatçıların, küratörlerin Kültür Bakanlığı, Beyoğlu Belediyesi gibi kurumlarla işbirliği yapmakta bir sakınca görmedikleri anlaşılıyor. İktidarın imajı açısından başarılı bir proje. Düşünenleri tebrik etmek gerek.”

İktidar Gezi Parkı’na istediği alışveriş merkezini konduramamıştı ve o günden bu yana Gezi direnişini karalamak, hakaret etmek, sürekli baştan icat ettiği yalanlarla suçlulaştırmak için dilinden hiç düşürmemişti. Bu festivalin organizatörleri de iktidarın himayesindeki bu yaya sergisinin ele geçirilmeyen bu simgesel kamusal alana uzanmasını istemiş olsa gerek.

Gezi’den sekiz yıl sonra, Gezi iki kere beraat etmiş üçüncü kez yargılanırken, önce şunu çok açık bir şekilde söyleyelim ve anlayalım: Eğer Gezi direnişi olmasaydı, Beyoğlu Kültür Yolu, Gezi Parkı’na yapılacak alışveriş merkezinde bitecekti.

En başta, derdim sadece bu himaye meselesinde kalsın istiyordum: Festival kapsamında diğer sanat kurumlarına da festival etiketinin yapıştırılmış olmasıyla birlikte bu sergi, ciddi bir kırılmaya işaret ediyor gibiydi. Bu kırılmayı nasıl anlamak lâzım? Serginin açık olduğu günlerde, 24 Kasım’da, Cumartesi Anneleri ve destekçilerinin Galatasaray Meydanı’nda 700. kere toplanmaları ağır bir şiddetle engellenirken polise mukavemet ettikleri iddiasıyla yargılandıkları davanın duruşması görüldü (sonraki duruşma 23 Mart 2022’de).

700. haftadan bu yana, yani üç yılı aşkın bir süredir şehrin kalbi, en işlek caddesi İstiklâl’in tam ortasındaki Galatasaray Meydanı’nın sadece Cumartesi Anneleri’ne, sadece eylemlere değil, geçişe de kapalı olduğunu hatırlayalım. Ağır silahlı araçlar burada devamlı duruyor, alanın geri kalanı ise resmi araçların otoparkına dönüştürülmüş halde.

Cumartesi Anneleri’nin duruşmasından iki gün sonra, 26 Kasım Cuma günü, yine Çağlayan Adliyesi’nde, iki kez beraat edip üçüncü kez yargılanan Gezi’nin davası vardı, Osman Kavala ve Çarşı dosyalarının eklenmesiyle üçlü bir torba dava şeklini alan. Tutukluluğu artık 1500 günü geçen Osman Kavala yine serbest bırakılmadı, sonraki duruşma 17 Ocak 2022’de.

Peki, iktidarın tüm toplumsal kesimler üzerinde böylesine artan baskısına toplumsal muhalefetin ses çıkarmaya çalıştığı bir dönemde, güncel sanat alanından, çoğu herhalde kendisini muhalif olarak tanımlayan sanatçılar nasıl olup da iktidar tarafından düzenlenen, Beyoğlu’nun kamusal alanına yerleşen ve Gezi Parkı’nda da boy gösteren bu sergiye katılmayı kabul etmişlerdi?

Küratör Ali Akay’ı saymadığımı fark etmişsinizdir, onun muhalif olmadığı, iktidarla uyum içinde hareket ettiği görülüyor, bunun güncel sanat dünyasında da anlaşılmasında fayda var. Bu serginin festival hamileri ve taşeronları ile çıkar birliği kurmadan yapılması mümkün değil. Bu çıkarın sadece ekonomik görülmesi de kabul edilemez. Merak ettiğim ve üstüne gitmek istediğim konu, sanatçıların bu sergiye nasıl olur dediği. Arada güler gibi oluyorum, sinirden.

Tarifsiz bir tuhaflık

Sergide ilk gördüğüm iş Nasan Tur’un Gezi Parkı’nın Taksim Meydanı’na yakın bir köşesine yerleştirilmiş işiydi. Metal konstrüksiyon üzerine yerleştirilmiş büyük bir fotoblok panoda, ortasında İngilizce “Don’t be afraid” [“Korkma”] yazan bir avuç içi fotoğrafı duruyordu. İşin kurulduğu yerden, yıkılıp yerine kızıl kürelisi yapılan akemeyi, parkın belediye ve diğer resmi kurumlar tarafından otoparka dönüştürülen ön kısmını ve sağ tarafa doğru, bir polis bölgesi haline getirilen kanadını görmek mümkün. Hemen önünde yer alan karton künye panosundaki Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Beyoğlu Kültür Yolu Festivali logolarının gerisinde, korkmasını gerektirecek pek bir şeyi de yok aslında bu işin.

Daha sonra merak edip sanatçının bu işi kendi sosyal medya hesaplarında nasıl paylaştığına baktım. İnstagram hesabında şöyle yazmış Nasan Tur (İngilizceden benim çevirim): “Yapıtım ‘Korkma’yı şu anda İstanbul’da Gezi Parkı’nda kurulu görmek benim için tarifsiz ve çok özel. Bunu mümkün kılan küratör Ali Akay’a teşekkür ederim.” Altında da üç ayrı dilde, Almanca, İngilizce ve Türkçe, tebrikler, emojiler, nazik yazışmalar.

Kimse, eleştirmek bir yana, sormamış bile, “Serginin düzenleyicisi Kültür ve Turizm Bakanlığı Gezi Parkı’nı yıkıp alışveriş merkezi yapmak isteyen iktidarın bakanlığı, AKP’li Beyoğlu Belediyesi desen, rant için yıkmadığı yer kalmadı, hayrola?” diye. Günümüzde bir sanatçının bir serginin hangi maddi imkânlarla yapıldığını sorgulamamasını, hukukçu diliyle söyleyelim, hayatın doğal akışına uygun bulmasam da, hadi serginin himaye yapısı bilinmiyor diyelim, kimse şunu da sormamış: “Yahu Gezi Parkı’nda sanat yapsan polis saliseler geçmeden dibinde biter, siz bu işi oraya nasıl yerleştirdiniz?”

Bir semte, hem de Beyoğlu’na dair olduğunu iddia eden, yaya sergisi gibi iddialı bir kavramı üstlenmiş gibi yapan bu sergi, yanlışlarla dolu haritası ve künyeleriyle, sıradan bir turistik turun gereklerini bile yerine getirmiyor.

Nasan Tur’u şahsen tanımasam da (bir kez el sıkışmışlığımız var), paylaşımının altına bilgilendirici bir not eklemeye karar verdim ve şunu yazdım:

Katıldığınız sergi TC Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Beyoğlu Belediyesi (AKP’li belediye) himayesinde. Beyoğlu Kültür Yolu Festivali’nin bir parçası. Festivalin açılışı bakan tarafından yapıldı, günlerdir tanıtımda kullanılıyor. Beyoğlu Kültür Yolu bizim uzun yıllardır karşı çıktığımız, Beyoğlu’nu yıkmayı, satmayı, rantını yemeyi hedefleyen bir proje. Emek Sineması’nı, Narmanlı Han’ı yıkanların, Gezi’yi yıkıp avm yapmak isteyenlerin projesi bu. Serginiz bu projenin bir parçası. Parktaki işinizin başında da bakanlık ve belediye logoları yer alıyor.

Bir de İngilizcesini ekledim. Bu kadar, nesnel ve açık. O âna kadar 300’e yakın beğeni alan bu paylaşımın altındaki notuma da epey beğeni geldi (22). Dolayısıyla, sanatçının bu nottan haberdar olmaması pek muhtemel değil. Peki ne tepki gösterdi diyeceksiniz. Ne bir şaşkınlık gösterdi (mesela, “Ben bunu nasıl yaptım, hemen araştıracağım…”) ne de bir kızgınlık sergiledi (“Sana ne benim katıldığım sergiden!”). Silmedi de. Not orada duruyor, derin bir sessizlik ve tarifsiz bir tuhaflık içinde.

Sergi haritasına göre parkta bir iş daha olmalıydı, Barış Doğrusöz’ün işi. Haritadaki sıralamada birinci sırada, Nasan Tur’un işine yakın bir yerde görünen Barış Doğrusöz’ün işini epey aradım, hatta karşı kaldırıma filan bile baktım. Akşam serginin gezdiğim kadarını İnstagram’da yazınca sevgili Barış bana özel bir mesaj atarak sergiden sergi başlamadan çekildiğini, ama basılı malzemede isminin kaldığını belirtti. Çekilmesine elbette çok sevindim, biraz içim ferahladı, Barış’a da kamusal bir açıklama yapmayı düşünmez mi diye sordum. Buna cevap vermedi. Ancak bu haliyle serginin fiziki ve sanal bütün bildirişiminde ve sergiyle ilgili yapılan haberlerde adı geçti ve sergiyi gezenler katıldığını sandı. Bundan da öte, sergi, herhangi bir gerilimle karşılaşmadan yoluna devam etmiş oldu. Kamusal bir açıklama olmadığından ben de ancak, herhangi bir kaynak gösteremeden, Barış Doğrusöz’ün bu sergiden çekildiğini söyleyebiliyorum.

Negatif hazine avı

Bir sonraki gün sergiyi gezmeye devam ettim. Yukarıda da dediğim gibi, canımı sıkan ve içimi ancak kahır diye niteleyebileceğim bir hisle dolduran serginin himaye yapısıydı. Ama sanat dünyasında sadece himaye yapısı üzerinden yapılan eleştirilere, tabiri caizse, bu dünyanın “telefonunu çıkar”ı gibisinden, “sponsoru mponsoru bırak, ya serginin sanatsal boyutu?’ sorusu yöneltilir.

Tabii sanatsal boyutun, yani içeriğin, yani anlamın, himaye yapısını geçtim, seçilen herhangi bir mekân tarafından kuvvetle belirlendiğini hem öğrenmiş, hem de sonraki yıllarda, artık ders veremediğim üniversitede öğretmeye çalışmıştım. Mekâna özgü sanatın önde gelen sanatçılarından birinin bu sergiye de katılmış olması ayrı talihsizlikti. Kötü günler bitmese de daha kötü günler ufuktaydı.

Hem daha baktığım ilk işte, Nasan Tur’un fotoğrafının künyesinde karşılaştığım teknik aksaklıklar içimde, sanatsal bir merak diyemesem de, bir tür negatif hazine avı heyecanı uyandırmıştı. Korkma’nın künyesindeki son cümle öylece kesiliveriyordu, acaba devamı nasıl gelebilirdi, bu kendi içinde bir oyun muydu, alıntılayayım: “Daha sonra Fransız filozof Michel Foucault’nun da 1980’lerin başında tekrar ele aldığı Kant’ın aynı metni içinden geçen bakış,” Ben kesmedim, burada bitiyor, bkz. fotoğraf. Cümleyi her izleyici kendi seçeceği düşünürlere referans vererek tamamlasın.

Ayşe Erkmen, Sonsuza Kadar Seninim

Dallas Beyoğlu’nda

Böylece ayaklarım beni Santa Maria Draperis Kilisesi’nin girişine yerleştirilen Ayşe Erkmen yapıtına götürdü. Bu yapıtta, fotoğrafında da gördüğünüz kilise cephesine paralel asılı mavi kafesin içinde, künyedeki açıklamada yer alan müziğin çalması gerekiyordu. Benim gittiğim gün çalmıyordu, bunu (da) tuhaf buldum ve benden sonra sergiyi gezmeye çalışacak arkadaşlarımdan işin çalışıp çalışmadığını kontrol etmelerini istedim. Kimse bu müziğin çalışına tanık olamadı. Sergi açık olduğu gün ve saatleri duyurmaya da zahmet etmediğinden belki biz denk gelmedik, ama serginin açık kaldığı süre boyunca Ayşe Erkmen’in yapıtının, belki açılış günü hariç, hiç çalışmamış olması ihtimal dahilinde.

İşin kendisini doğru düzgün “deneyim”leyemeyince, işle ilgili eleştirilerimi kendime saklayarak, dikkatimi yapıtın çok daha gizemli bir yönüne çevirdim, künyesine. Nasan Tur’daki kesilen cümle hatası burada bambaşka bir boyut kazanmış, demem o ki bu künye serginin tamamının adeta bir mikrokozmosu olagelmişti. Serginin yapmak istediği her şey ve asla yapmayacağı her şey burada saklıydı, İstiklâl Caddesi’nin üzerinde karton bir panonun üzerinde gözler önünde dursa da. Fotoğrafa bakarak takip etmek de mümkün, hatta lütfen edin, künye yapıt hakkında şunları diyor:

“Ayşe Erkmen Beyoğlu üzerinde yer alan Osmanlı döneminde 1904’te Sultan Abdülhamid’in fikriyle bugünkü haline gelen Santa Maria Kilisesinin çan kulesinden sallandırdığı eserinin içinde yer alan sesle, buraya Bach’ın motetinin (Ewing dein: sonsuza dek seninim) yerleşmesiyle Beyoğlu’nun mazisine olduğun kadar bugün sürmekte olan şehrin bu caddesine işaret etmektedir.”

Akademisyenler tam burada “sic” yazar, “kaynak metinde aynen böyle geçiyor” anlamında. Nefes kesici değil mi? Yapıt hakkındaki tek cümlede Abdülhamid’e yapılan vurgu kuşkusuz ilgili yerlere gerekli mesajı vermiştir. Nitekim, Leyla Gediz’in işinin künyesinde de iki padişaha, I. Abdülhamit ve III. Selim’e referans var.

Cümleye dönersek, düşük cümle gibi iltifatlar etmek istemiyorum ama, tarihi 16. yüzyıla uzanan bu kilisenin Abdülhamit’in fikriyle değil, izniyle restore edildiğini (izinsiz kilise inşa edilemiyor, tamirat yapılamıyordu, bugün de böyledir), metindeki Almanca kısımda ilk kelimenin, Dallas dizisinde bizi de birkaç kuşak entrikalarıyla televizyon karşısına mıhlayan Ewing ailesiyle ilgisi olmayıp ewig, hemen akabindeki ifadenin de olduğun kadar değil, olduğu kadar olması gerektiğini belirtip diğer ciddi hataları bulmayı size bırakıyor, bir sonraki işe geçiyorum.

Leyla Gediz, Kartografya

Bugün Kartal Yarın Müeyyet

Artık içim kahrın üstüne gelen negatif hazine avı heyecanıyla birlikte şüpheyle de dolmuştu. Sergi haritası, künyeler biz izleyicilere oyunlar oynuyordu. Haritaya göre Müeyyet Sokak’ta yer alan, Leyla Gediz’in işi olan bir afiş dizisini aramaya başladım. Müeyyet Sokak, Beyoğlu Kent Savunması olarak tüm kitlesel eylemlerimize rağmen bu serginin hamilerinden olan Beyoğlu Belediyesi’nin gözetiminde yıkılan, yıkılmadan önce Beyoğlu’nun en eski iki binasından biri olan (diğeri Fransız Kültür diye bildiğimiz eski Veba Hastanesi binası, onu yıkmaya yetkileri yok) ve yıkıldıktan sonra yerine yavruağzı beton pasta yapılan Narmanlı Han’ın Tünel’e bakan yan duvarının yanından Sofyalı Sokak’a bağlanan sokak. Ancak Müeyyet Sokak’a gelip aşağı yukarı gezinsem de söz konusu afişleri göremedim, bulamadım.

Neyse ki artık antrenmanlıydım. Serginin tanıtım videosunu dikkatle inceleyip afişleri Beyoğlu ölçeğinde epey uzak başka bir yerde, Urban Café’nin orada buldum. Urban’ın oradaki Beyoğlu Kültür Yolu Festivali karton künye panosu, bu konumun Müeyyet Sokak olduğunda ısrarcıydı. Burası elbette Kartal Sokak’tı, ama Beyoğlu’nu ne kadar iyi bilirseniz bilin, Kültür ve Turizm Bakanlığı himayesindeki bir serginin haritasına itiraz etmek tatsız sonuçlara yol açabilir. Bugün Kartal’dır, yarın Müeyyet, teyit etmek için tek adres iktidardır. Neticede ne isimler değiştirildi Beyoğlu’nda, İstanbul’un her yerinde.

Kintsugi ve sümüklüböcek

Son olarak Lara Ögel’in işinden bahsetmeye çalışacağım. Beni en zorlayan iş de bu oldu, çünkü iki ayrı konumda karton künyelerini bulsam da, bu işi gerçekten gördüğümden emin değilim. Artık şaşırmayacaksınız, işin ilk kısmı haritada gösterildiği sokakta, yani Balo Sokak’ta değildi. Ama burnum iyi koku alıyordu, Balo Sokak’ın paraleli Solakzade Sokak’ta işe, daha doğrusu, ilk karton künyeye ve belki işin kendisine ulaştım.

İşin ismi Kintsugi. Kintsugi, geleneksel bir Japon sanatı, kırılan kapkacağı kırığı saklamadan, hatta göstererek tamir etme usûlüne verilen isim. Bunu da genellikle altın rengi bir sıvayla veya karışımla yapıyor, ismi de bu anlama geliyor zaten, “altın tamirat” ya da “altın birleştirme”. Kırılganlık, dürüstlük, bağlanma, zamanın kaçınılmaz, yıkıcı ve yenileyici akışı gibi temalara dokunabilen bir sanat. Ülkemizin acımasız sosyal medya şartlarında, yaygın olarak ilk tanındığında önce hayran olunmuş, sonra her derde deva bir felsefeyi barındırırmış gibi yapanlar çıkınca, onlara inat dalga da geçilmiş, hatta hafif ironiyle laf arasına sıkıştırılacak kadar bilinen bir popüler kültür öğesi haline gelmişti.

Lara Ögel, Kintsugi

Lara Ögel, anladığım kadarıyla, kintsugi’yi Beyoğlu sokaklarına uygulamayı hedeflemiş. Ancak şu önemli: Kintsugi, müdahale ettiği kabı gerçekten tamir ediyor.

Oysa Lara Ögel’in ziyaret ettiğimde artık neredeyse tamamen silinmiş olan sanatsal müdahalesi, Solakzade Sokak’ta herhangi bir şeyi tamir etmemiş. Asfaltın veya betonun ek yerini bile doldurmamış. Gördüğüm kadarıyla, çünkü gördüğümün işin kendisi olduğundan bile emin olamadım, hareketli bir sokak olan Solakzade’de iş şartlara uygun üretilmediğinden silinip gitmiş, kaldırım kenarlarında ve yol çatlağında belli belirsiz bazı sarı izler kalmış. Silinme, silikleşme, belirsizlik, varla yok arasılık, bunların hepsi sanatın şüphesiz konuları.

İşin acı tarafı, sanatçının bu temaları ele aldığı başka, etkileyici işleri de var. Ancak burada izleyicinin, bu konuma geldiğinde, yapıtın ne olduğunu anlaması neredeyse imkânsız. Kazancı Yokuşu’nun başındaki ikinci konumda da aynı zorluğu yaşadım. Tamir edilen çeşme mi? Çeşmeyle yolun ek yeri mi? Duvardaki ve yerdeki gümüşi iz, yapıt mı, yoksa bir sümüklüböcek mi geçmiş oradan? Düşünüyorum, takip ediyorum, ama bu kintsugi değil. Kintsugi Beyoğlu Kültür Yolu adına düzenlenen bu serginin kavramsal çatlaklarını kapatabilir miydi? Uygulamadaki, haritadaki yalapşaplığa çare bulabilir miydi? Sergi metinlerine dolgu olabilir miydi? Keyfinizi daha da kaçırmayayım.

Eyleme dönüşmeyen hislenmeler

Beyoğlu Kültür Yolu Festivali’nin düzenleniş biçimiyle ilgili anlatılan veya duyduğum, ancak kişisel mesajları paylaşamayacağım için veya belgelerle kanıtlayamayacağım için yazamadıklarım da var. Sergiye katılan sanatçıların bazılarının serginin himaye yapısını bilmediği söyleniyor. Bu konuda bilgilendirilmemişler deniyor. Gelgelelim, herhangi bir güncel sanatçının mevcut toplumsal şartlarda ilk vazifesinin sergi sürecinin hangi araçlarla yürütüleceğini, hangi kurumlarla birlikte yapıldığını sormak olduğunu söylemeye gerek var mı?

Bu sergiye katılmayı reddettiğini bildiğimiz sanatçılar var. Hayır demek pekâlâ mümkün, gerekli. Daha kahredici olan, sergi bir kez açılıp herkes her şeyi gördükten sonra, yani hadi diyelim ki Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın ve Beyoğlu Belediyesi’nin sergisinde yer aldığını bilmediğini iddia eden sanatçılar da bunu öğrendikten sonra, sanatçıların hiçbirinin sesinin çıkmaması. Bundan kastım illa sergiden çekilmek değil.

Ara Güler’in bize sordurduğu, cevabını aramaya devam edeceğimiz sorular işte böyle bir ikilemden doğuyor: Tüm bunları bilip, yaşayıp, bu zulmün doğrudan hedefi olup bu zulümden yana durmak nasıl mümkün, bu nasıl bir yol?

Biliyoruz ki, günümüzde sergisi olan sanatçı bunu sosyal medyada bol bol paylaşıyor, duyuruyor, hatta paylaşılanı paylaşıyor, bunun tanıtımla olduğu kadar nezaketle de ilgisi var, hepimiz yapıyoruz. Ama bu sergiye katılan sanatçılar ekseriyetle bu sergiyi ve görsellerini, yukarıda birini belirttiğim istisnalar hariç, pek paylaşmamayı tercih ettiler, neredeyse yokmuş gibi yaptılar. İnstagram’da #YayaSergisi tag’inde, 9 Aralık itibarıyla, sadece dört (4) paylaşım var. Çekiniyorlar mı, utanıyorlar mı? Öyleyse eğer, bu hislenmeler neden bir eyleme dönüşmüyor? Sonsöz yerine: Bu sergiden, sergi sırasında çekilecek bir sanatçının beyanı çok kıymetli olurdu.

Zulmün mekânı

Yapamadığımla bitireyim. Begüm Özden Fırat’ın tarihsel bir bakışla “kamusallığın bitmek bilmeyen çöküşü” adını verdiği sürecin güncel sanat alanındaki izi olarak gördüğüm iki olay 2021’in son aylarında yaşandı: Çok daha ağır bir yıkımı kalbinde, Sur’da yaşayan Diyarbakır’da, Ahmet Güneştekin’in Hafıza Odası sergisinin ardından, İstanbul’da, Beyoğlu’nun göbeğinde Beyoğlu Kültür Yolu Festivali “organizasyonu” yapıldı. “Organizasyon” yerinde bir kelime, çünkü iki olayda da, farklılıklar taşısalar da, siyasi ve ekonomik iktidar odaklarıyla ilişkili himaye yapısı, açılışlardaki şenlikli, festivalli gösteri ve Keçi Burcu’ndan Gezi Parkı’na kamusal mekâna yerleşimden oluşan karışım belirleyici.

Beyoğlu Kültür Yolu Festivali’ni konuştuğumuz bir radyo programında, içinde bulunduğumuz dönemde öne çıkan iki kavram olarak bağımsızlık ve dayanışmayı saymıştım. Beyoğlu Kültür Yolu Festivali’nin yaya sergisi Kartografya’nın yüzeyine biraz bile dokununca, burada iletilen görsel, işitsel, metinsel mesajın farklı seslerin bağımsız bir ruhla kendini duyurabildiği bir semtle ilişkili bir mesaj olmadığı açıkça ortaya çıkıyor. Öncelikle, büyük bütçesine rağmen sanatçıların çoğunun eskiden ürettiği işlerden alelacele bitiştirilmiş bir sergi bu.

Bir semte, hem de Beyoğlu’na dair olduğunu iddia eden, yaya sergisi gibi iddialı bir kavramı üstlenmiş gibi yapan bu sergi, yanlışlarla dolu haritası ve künyeleriyle, sıradan bir turistik turun gereklerini bile yerine getirmiyor. Barış Doğrusöz’ün sergi henüz açılmadan sergiden çekildiğini kamusal olarak duyurmasını ondan istemiş olsam da, şüphesiz bunu sergiyi düzenleyenler de yapabilirdi, yapmalıydı. Ancak bu sergi bu tür asgari teknik ve ahlâki gerekliliklere “önemsemedim” diyen bir sergi.

Daha vahimi ise şu: İktidarın damgası her mekânı ve her yapıtı lekeler. Beyoğlu Kültür Yolu, Beyoğlu tarihinin dönüm noktalarını, şehrin ruhunu çalan 24 Nisan’ı, şahdamarını kesen 6-7 Eylül’ü, Taksim Meydanı’nı ilelebet işçinin meydanı kılan 1 Mayıs 1977’yi, Cumartesi Anneleri’nin “kayıplarımızla buluşma mekânımız” olarak tanımladığı Galatasaray Meydanı’nı, yüz yıl geçse unutulmayacak Gezi direnişini ve saymakla bitmeyecek gerçek ânı yok sayıyor. En başta Ara Güler’in bize sordurduğu, cevabını aramaya devam edeceğimiz sorular işte böyle bir ikilemden doğuyor: Tüm bunları bilip, yaşayıp, bu zulmün doğrudan hedefi olup bu zulümden yana durmak nasıl mümkün, bu nasıl bir yol?

Böyle bir yolun festivali kapsamında düzenlenen bu sergi de bir yaya sergisi değil. Aksine, Beyoğlu’nu yıkanların, rantını yiyenlerin, üstelik henüz hiç de doymadıklarının simgesi, kültür yolu dedikleri bu hattın ta kendisi olanları görmemizi engelleyen bir “atı alan Üsküdar’ı geçti” sergisi. Dolayısıyla, bu serginin adındaki kartografya da, tarihsel, güncel ve yaşayan Beyoğlu’nun gerçek mekânına değil, hakikati silerek, yaşam alanlarını ortadan kaldırarak kendi ölü alanlarını yaratan zulmün mekânına ait.

*Express, sayı 178, Kış 2021-22


Spread the love