Neoliberal çağda mühendis ne yana düşer? – Ragıp Varol

Yeni Dünya Düzeni şeklinde tariflenen ve aslen neoliberal siyasetin dümen suyuna göre şekillenen günümüz dünyasında çalışma yaşamının örgütlenişini, sistemlerini, üretim biçimlerini – ve dolayısıyla sanayisini – açıklayabilmek için, – sanayinin makro tarifi olarak – endüstri (industry) ve – günün koşullarına göre sürekli yeniden tariflenen işletme (management) yasalarına göre şekillenen – iş (business) kavramlarına ayrı ayrı bakmalıyız. Thomas Veblen, ‘Aylak Sınıfın Teorisi (The Theory of The Leisure Class) adlı çalışmasında işe gelmeyen mülk sahipleri ile sanayi önderlerinin tek bir sınıf oluşturduğunu, işin (business) dümenini elinde tuttuğunu, ancak sanayide ‘olanla’ pek ilgilenmediğini not düşüyor. Buna göre, işin tek bir amacı varken (“para, para ve daha fazla para” Veblen), sanayinin bu doğa ile uzaktan yakından ilgisi olmayan, tamamen kendi özgün koşullarının seyrinde yürüyen bir sistematiği olduğunu sonuçluyor. İş, niteliğine ve hatta ne olduğuna bakılmaksızın artık yalnızca bir yatırım unsurundan ibaret iken, sanayi ise yukarıdan aşağı örgütlenmiş bir faaliyet olarak karşımıza geliyor. Dolayısıyla, endüstri kavramını, işi ve onun yasalarını yöneten mülk sahiplerini bir tarafa koyarsak, geriye kalan herkes ve her şey olarak tanımlayabiliriz. Bir adım daha ileriye giderek, işin yasalarını koyma, yönetme veya ona herhangi bir şekilde müdahale etme yetisi kapitalizm tarafından engellenmiş olan emekçilerin, endüstrinin eyleyicisi olduğunu söyleyebiliriz (Veblen bu noktada mülk sahiplerinin sanayiden bağımsızlığını açıklarken onları ‘verimli olmaktan vicdanen vazgeçen kişiler’ şeklinde alaya alıyor). Onun tezgahını üreten, onun tezgahında üreten, onun tezgahında üretilen şeyleri tüketen ve herhangi bir nedene bağlı olarak iş yön (policy) değiştirdiğinde yahut krize girdiğinde bunun faturasını ödeyen, gerekirse tezgahın kendisini mülk sahiplerinin talepleri doğrultusunda baştan aşağı yeniden var eden (reconstruction) emekçiler… Peki, bütün bu hikayede mühendislerin konumlanışı nasıldır? İşlevi tarih boyunca ne olmuştur, nereden nereye gelmiştir ve gelecekte nasıl bir yol izleyecektir?

Her şeyden önce bir parantez açmak yerinde olacaktır: emeğin tarihteki işlevi. Tersten çözümleyerek tarihte emeğin işlevini anlamak için, karşıtının – yani mülk sahibinin – işlevini analiz edelim. Çağının şartlarında özgür iradeye sahip olabilmiş bir kişinin bir şeyi üç paraya imal edip, beş paraya satması ve bu eyleminin sonucunda iki para kar elde etmesi olayı, tarih boyunca mülk sahibinin ve tüccarın yegane eylemi olmuştur. Kapitalizmin yaptığı şeyse, tüccarla mülk sahibini eşit konuma getirmekten ibarettir (tüccar çokça yükselmiş, kral birazcık düşmüştür). Nihayetinde mülk sahibinin tarih boyunca eylediği tek şey alıp satmakken, geriye kalan her şey (üretmek, tasarlamak, araştırmak, geliştirmek, tüketmek, savaşmak…) emeğin omuzlarındadır. Hal böyleyken, günümüz dünyasında işten bağımsızlaşan endüstrinin tarihte geçirdiği bütün evreler, teknolojideki gelişmeler, – yaşanan bilimsel ilerlemeler ve nicesiyle birlikte – emekçiler tarafından eylenmiştir ve eylenmeye devam etmektedir. Dolayısıyla, endüstri işverenin değil, emeğin alanıdır.

Bu arka planın tespiti, neoliberal çağda endüstri kavramını tanımlama ihtiyacını daha da belirgin bir hale getiriyor. Bunu yaparken, yine aynı yöntemle, neoliberal çağ öncesinde endüstrinin geçirdiği aşamaları neşretmek yerinde olacaktır. Bilindiği gibi, buharlı gemilerin Atlantik’i geçmesiyle emperyalizm, ‘makine’nin ‘insan’ın yerine geçmesiyle endüstri doğdu[1]. Little endüstri, İngiliz Sanayi Devrimi’nin kıtaya ve kuzey yarım küreye yayılımı ile birlikte, bir uygarlık ölçütü olarak algılanmaya başlandı. Endüstrileşen ülkeler gelişmiş yani uygar oluverdiler; endüstrileşemeyen ülkeler ise uygar insanların – o dönem bu birçoğuna göre çok doğaldı – sömürgesi oldu (En hızlı uçağı yapmak (Fransa), en ekolojist toplumu kurmanın (Hindistan) önüne geçti). Nihayetinde, uygarlığın sınırlarını zorlayan Avrupa ülkeleri, endüstriyi yani uygarlığı tüm dünyaya yayma (güncel formu için bkz. ABD’nin Irak’a demokrasi götürmesi) fikriyle, birbirleriyle sömürgecilik yarışına girdiler. İlkinde on milyon, ikincisinde altmış milyon insan ölen iki dünya savaşı ise, bu yarışın herhangi bir öznesinin uygarlaşma ile ilgili bir vizyon taşımadığını bütün dünya halklarına gösterdi. Bu tablo, ‘artık böyle gitmeyeceğine’ ikna olmuş bir dünyada endüstrinin biçim değiştirmesine, dolayısıyla sömürünün biçim değiştirmesine yol açtı. Dünya üzerinde piyade şarapnellerinin değil, şirket fonlarının savaşmasına imkan tanıyacak bir sistem kurma gereksinimini açığa çıkardı[2]. Sömürge ülkelere az gelişmiş ülke denilerek “onurlandırıldı”. Endüstri elden geçirildi. Parçalı üretim modeli geliştirildi. Ardından gelişmiş ülkeler, az gelişmiş ülkeleri ağır sanayi yatırımlarından vazgeçirerek buralarda kendi tekelinde montaj sanayisi kurdular[3]. Parçaları, teknolojiyi ve projeyi kendileri üretip, montajı ve satışı dış pazarda yaptılar. Karşılığında para (cash, please!), hammadde ve ucuz işgücü ithal/ikame ettiler. Bir diğer deyişle, – aslında savaşın ekonomik maliyeti nedeniyle – masada toprak değil, pazar paylaştılar. Sonuç olarak, sömürünün küreselliğinin savaşla ve zorla sağlanamadığı noktada, endüstri küreselleşti.

Üretimde standartlar ortaya çıktı. İş bölümünde ustalık yerini kıdeme bıraktı. Nitelik lüks sayılırken, nicelik esas kılındı. Üretim/tüketim dengesi üretim lehine bozuldu ve tüketici insan doğdu. Gelecek nesiller, henüz gelmedikleri için gezegende yok yazıldılar ve bütün doğa şimdiki neslin malı ilan edildi. Tüketici insanın kullandığı otomobil ve tuttuğu takım, demokrasi, özgürlük, eşitlik, adalet gibi olgulara duyduğu ihtiyacın önüne geçti. Bütün bunlar olurken, endüstri de dönüşümünü tamamlamış oldu. Tüketici insan (The Consumer) ve üretici insan (The Composer) ona aynı anda katıldılar; üretici insan (örn. fabrikaya giderek) bunu doğrudan yaparken, tüketici insan toplumsal bir dolayım (örn. sürdürülebilir kalkınma) vasıtasıyla gerçekleştirdi. Ev ekonomistliği, mikro ölçekte (mahalle, bahçe, vb) organik tarım, internetten çalışma ve buna benzer birçok ‘yaratıcılığın’ içerisinde kendi özgünlüğünü arayan, ancak başvurduğu her yerde – müzikte, tiyatroda bile – tüketiciyi yani endüstriyi gören ve bunun sonucunda ilkesizliğe itilerek zamanla ona (bir makineye) benzeyen günümüz insanının bu çelişkisini kavramak zorundayız. Bu halin, günümüz ‘birey’ini – çalışsın yahut çalışmasın, dolaylı veya doğrudan – endüstrinin bir parçası hatta kendisi yaptığını anlamalıyız. Dolayısıyla, günümüz koşullarında bilimi, tekniği ve mühendisliği anlamaya çalışırken de bütün bu gerçeklikten hiç de bağımsız olmadığını görmeliyiz.

Bir demiryolu mühendisi olan Arthur Melen Wellington’a göre mühendislik “beceriksiz birinin iki dolara kötü yaptığı işi bir dolara iyi yapma sanatıdır”. Kuşkusuz, bu tanım içinde bulunduğumuz çağı aşan bir tanımdır; çünkü meseleye yalnızca yapma yani üretme perspektifinden bakmaktadır. Bu tanıma kapitalizmin geriletici eklentisi olan kar düsturu ilave edildiğinde, meseleyi günümüz mühendislerinin maruz kaldığı tanım aralığına indirgeyerek tartışmaya başlarız: “minimum cost, maximum benefit!” yerini “minimum cost, maximum profit!” düsturuna bırakır. Öte yandan, neoliberalizm patronu endüstriye, işçiyi de işe yabancılaştırmıştır. Bu da mühendisleri iş ile endüstri arasında köprü vazifesi görmeye iter. Saha araştırılırken, fizibilite yapılırken, proje hazırlanırken, iş yapılırken, teslim edilirken ve ara aşamaların tümünde mühendislere ihtiyaç duyulur; çünkü hem işi, hem de endüstriyi bildiği için “maximum profit” emeline ulaşan yol mühendisin emeğinden geçer. Üniversite eğitimi buna göre düzenlenir, mühendislik fakülteleri piyasa normlarına göre politika belirler, öğrenciler de piyasanın “sömürü öncesi rekabet kobayı” olarak okul bitene kadar bilim ve teknikle birlikte birbiriyle rekabet etmeyi de öğrenir; iyi bir CEO olmaya özendirilir. Planlı bir işsizlik yaratma politikası uygulanarak önce birbiri ardına yeni bölüm açılır, ihtiyaçtan çok fazla sayıya ulaştırılan mezunlar bir nitelik sıralamasına tabi tutulur. Mühendis ücretleri düşürülür, çalışma saatleri arttırılır. Devlet elindeki işletmeleri özelleştirir, buralara mühendis istihdamını minimize eder. Sonuç olarak, en basit tabirle, mühendislik mesleği de diğer meslek dalları gibi iş dünyasının kar istencine kurban edilir.

Bu iki şekilde olur. Birincisi, – yaratılan işsizlik olgusu nedeniyle – iş güvencesi olmayan mühendis çalıştığı işletmede önceliği teknik problemlerin gereğince çözümüne değil, ucuza çözümüne vermeye başlar. Bu da işçi sağlığı ve iş güvenliği konusunu önemli bir toplumsal sorun boyutunda yakıcı bir şekilde gündeme getirir. Birbiri ardına iş kazaları, işçi ölümleri ve facialar yaşanır. İkincisi, iş bulamayan mühendis mesleğinden vazgeçerek farklı alanlarda çalışmayı tercih eder. Dolayısıyla, mesleğin toplum nezdinde saygınlığı ve itibarı azalır. Bu iki olgudan yola çıkarak, mühendislerin endüstrinin temel bir unsuru olduğunu ve çalışma yaşamının içerisinde yukarıda saydığımız şartlarda var olmaya çalıştığını düşündüğümüzde, gerek tarihsel gerekse güncel olarak durdukları yerin emekçilerin yanı olduğunu kavrayabiliriz. Endüstriyi – dolayısıyla sanayi çalışanlarını – ilgilendiren her şeyin mühendisleri de doğrudan ilgilendireceğini söyleyebiliriz.

Tarihin akışı, bize günümüz hakkında temel ipuçları verir. İnsanın güncel eylemini bilim, teknik ve mühendislik özelinde tartışırken, bugünü hazırlayan koşulları bir ölçeklendirme olarak koymak zorundayız. İnsanın endüstri içindeki konumu, tarih boyunca özneden nesneye doğru daralırken, endüstri de kolaylaştırıcıdan köleleştiriciye doğru evrilmiş, nihayetinde bütün bilimsel ve teknik gelişmeler endüstrinin dümenini elinde bulunduran iş dünyasının öznelerinin – şu malum azınlığın – ihtiyaçlarına göre şekillendirilegelmiştir. Tam da bu noktada, mühendislerin endüstri ve iş düzlemindeki çelişkisi açığa çıkmıştır. Kar düsturu yerine fayda düsturunu ilke edinmek ve bilimsel etiğe uygun davranmak, mühendis açısından bir vicdan meselesi haline gelmiştir. Gerekeni yaptırmakla isteneni yaptırmak arasındaki nüans, mühendis açısından işsizlikle risk, sorumluluğu altında çalışanlar açısından ise ölümle yaşam düzlemine indirgenmiştir. Bu nedenle, Soma davasında bütün suçun kazada işçilerle birlikte hayatını kaybeden maden mühendisi Mehmet Efe’ye atılmaya çalışılması tesadüf değil, tarihsel bir gerçekliktir. Bu gerçeklikle başa çıkma ve onu değiştirme iddiası, tam da bu nedenle endüstrinin her bir öznesi kadar mühendislerin de sorumluluğu altındadır[4].

Ragıp Varol
Maden Mühendisi

[1] Neoliberal çağ, tam da bu ikisinin – doğumdan günümüze kadar gelinen süreçte – bütünleşmesinin son aşamasıdır.

[2] Bunun en temel nedeni ise, birinci savaşın sonuna doğru Rus Çarlığı’nda Ekim Devrimi’nin başarılı olması, Bolşevikler tarafından SSCB’nin kurulması ve bu yeni sosyalist devletin aldığı toprakları geri vererek – ve savaş öncesinde emperyalist ülkeler arasında yapılan bütün gizli anlaşmaları açıklayarak – savaştan çekilmesiydi. İkinci savaşta ise aynı ülkenin Nazileri bozguna uğratarak zafer kazanmasıydı. En önemlisi, SSCB’nin de sanayileşme politikası gütmesi, ancak bunu özel sektörle değil kamu kuruluşlarıyla – devlet eliyle planlı bir şekilde – yapmasıydı. Kuşkusuz bütün dünyanın kapitalizmin çıkardığı savaşları, yarattığı krizleri ve dayattığı faşizan yasaları sorgulamaya başladığı, planlı sanayileşmeye, sosyalizmin özgürlükçü yönetim anlayışına ilgi duymaya başladığı bir dönemde, sistemi yeniden üretmek ve insanların onaylayacağı bir formasyona büründürmek emperyalist ülkeler açısından en temel problemdi.

[3] Türkiye’de Adnan Menderes’in Demokrat Parti hükümetiyle başlatılan ve günümüze kadar sürdürülen sanayileşme modeli, bu politikayla özdeştir.

[4] Günümüz mühendis örgütlenmelerinin mevcut atıl durumu dikkate alındığında, söz konusu sorumluluğu alma yöntemlerinin gelişmesi ve güçlenmesi adına da çaba sarf etmek, en az mücadelenin kendisi kadar önem arz etmektedir.