Kapitalizmin üstünlüğü -Santiago Alba Rico

Kapitalizmin üstünlüğü -Santiago Alba Rico

07 Kasım 2008 –  

 

Kapitalist kriz nedir?

 

Gelin, önce kapitalist krizin olmadığı duruma bir bakalım.

Dünyada 950 milyon kişi açsa, bu bir kapitalist kriz değildir midir?

 

Dünyada 4 milyar 750 milyon yoksul yaşıyorsa, bu bir kapitalist kriz değildir midir?

 

Dünya aktif nüfusunun %50’si kötü şartlarda bulunuyor ya da güvencesiz koşullarda yaşıyorsa, bu bir kapitalist kriz değildir midir?

 

Dünya nüfusunun %54’i içilebilir suya direk ulaşamıyorsa, bu bir kapitalist kriz değildir midir?

 

3 milyar kişi asgari düzeyde sağlık hizmetlerine bile ulaşamıyorsa, bu bir kapitalist kriz değildir midir?

 

113 milyon çocuk temel eğitim alamıyorsa ve 875 milyon erişkin okuma-yazma bilmiyorsa, bu bir kapitalist kriz değildir midir?

 

Her yıl 12 milyon çocuk tedavi edilebilir hastalıklardan ölüyorsa, bu bir kapitalist kriz değildir midir?

 

Her yıl 13 milyon kişi çevre yıkım koşulları ve iklim değişimi nedeniyle ölüyorsa, bu bir kapitalist kriz değildir midir?

 

Dünyada 16.306 türün nesli tükeniyorsa, memeliler bunların arasında dördüncü sırada bulunuyorsa, bu bir kapitalist kriz değildir midir?

 

Evet, işte bütün bunlar, bugün yaşanan krizden önce gerçekleşti. O halde, kapitalist kriz nedir? Kapitalist kriz ne zaman başladı?

 

950 milyon insanın açlıktan öldüğü, 4 milyar 700 milyon kişinin yaşamını yoksulluk içinde geçirdiği, gezegenin %80’inin işsizlik veya işsizlik tehlikesi içinde bulunduğu, dünya nüfuzunun %45’inin susuz, %50’sinin sağlık hizmetinden yoksun, kutupların eridiği, çocuklara yardımda bulunmanın reddedildiği, ağaçların ve ayı’ların bitirilmekte olduğu, kapitalist krizden söz ediyoruz. Evet, bütün bunlar 2.500.000 milyoner, 1000 çokuluslu şirket için yeterli olmuyor.

 

Kapitalizmin gösterdiği direnç ve süper etki, insanoğlunun çektiği bütün bu sefaletlerin sonucudur. Bu sefaletler, -herhangi başka ekonomik sistem, bunları kabul etmezdi- onun güvenirliğini etkilemediği gibi tam kapasite çalışmasına da engel olmuyor. Elbette bu durum, onun doğal dönüşümünü sağlayan, dayanıklı ve mecburi diferansiyel dişlisi görevini yapıyor.

 

İnsanın bu kadar aşağılandığı bir dünyada sosyalizm de yaşamazdı. Aynen Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi; çünkü sosyalizm, insanların ihtiyaçlarını karşılamak için planlanmıyordu. Kapitalizm, hayatta kalabiliyor. Hatta insanın, felakete gidişini hızlandırarak yaşamına devam ediyor. Zira insanları rahata kavuşturmak için değil, kendi çıkarları doğrultusunda planlanıyor.

 

Diğer hiçbir tarihi sistem, bu kadar çok zenginlik üretmedi. Diğer hiçbir tarihi sistem, bu kadar çok yıkım yaratmadı. Onun, bütün değerini ve bütün ihtişamını, hesaba katmak için şu iki paralel hattı –zenginliğini ve yıkımını- göz önüne alarak tartmak yeterli.

 

Kapitalizmin iki ödevi vardır. Bu ödevleri, hiç kimse onun kadar iyi yapamaz. Bu konudaki zaferi kaçınılmazdır: her seferinde daha fazla gıda maddesi üretme ve daha fazla açlık, daha fazla ilaç ve daha fazla hasta, daha fazla boş ev ve daha fazla evsiz aile, daha fazla iş ve daha fazla işsiz, daha fazla kitap ve daha fazla cahil ve de daha fazla insan hakları ve daha fazla insanlığa karşı işlenen suç.

 

Niçin bundan kurtulmak zorundayız? Niçin biz krizden endişe duymak zorundayız? Neden uygun bir çözüm bulmak zorundayız?

 

Liberalizmin bütün eski metaforları gözler önüne serildi: kendi özel çıkarlarına uyumlu hale getirdiği “görünmeyen el”; zırhlı kasadaki ortak para hesapları; yeraltının en alt katmanlarını, zar zor sulayan “damla”, tabii ki, eldeki tası doldurma kabiliyetine sahipse. Bay “asansör”, zemin kattaki insanı kurtarmak için her zamankinden daha hızlı inecekti ama asansörün kapıları, daha üsteki katlarda açık kaldı.

 

Her durumda, daha fazla kârın mantıklarına sahip gezegenin hükümetleri, önerdikleri çözümleri daha da genişletecekler: kamu fonlarını özelleştirme, işgününün uzatılması, işten çıkarmaların serbest bırakılması, sosyal harcamaların kısıtlanması, sermayedarlar için vergi muafiyeti. Yani, eğer bir şeyler iyi gitmiyorsa, bunun nedeni, daha kötü olmadıklarındandır. Yani, 950 milyon aç insan, daha kârlı değilse, bunu ikiye katlamak lazımdır. Krizden önce 4 milyar 700 milyon insanı açlığa mahkûm eden kapitalizm: kriz durumunda, ondan çıkmak için, sadece bu kurbanlarının sayısını artırarak kâr oranlarını yükselten bir sistemden ibarettir.

Eğer kapitalizm kurtarılmaya çalışılıyorsa, –onun muazzam kapasitesi için kamu kaynakları ile özel zenginlik üretilmeye– insanlar kurban edilecek demektir. İlk önce bizden uzak diğer ülkelerdeki insanlar, sonra belki, bizim mahalledeki komşular, hatta karşı evdekiler kurban edilecektir. Umutları bizim banka hesabımızda, bizim işyerimizde, bizim televizyonumuzda, yeter ki bizim müzik çalarımız ipod yüksek kapitalist verimlik hattına girmesin. Bütünüyle sahip olduğumuz bir şeyi, tamamıyla kaybetmemiz gerekecek; mümkün olan en kısa sürede, normal duruma, önceki krize, onların baş-ka-yerler-deki ölülerine ve hiç-bir-u-mut beklemeksizin, onların talihsizliklerine geri dönmek, bizim için uygun olacaktır.

 

Bir sistem ki, ne zaman problemleri yoksa gezegenin yarısında onurlu bir yaşamı imkânsız hale getiriyor. Bunu çözerken de diğer yarısını tehdit ediyor. Şüphesiz bu işlevini; mükemmel, fazlasıyla görülmemiş kuvveti ve kaynakları ile yerine getiriyor. Daha açık bir biçimde söylenirse, topluma bulaşmış bir virüse benziyor. Virüsün üremesi için problemleri olduğu konusu bizi endişelendirebilir veya bunun yerine, virüsün kesinlikle bizim sorunumuz olduğunu düşünebiliriz.

 

Hayır, sorun kapitalizmin krizi değil, tersine, kapitalizmin kendisidir. Problem, bu krizin bir detektör gibi aydınlatıcı olması, bilinçsiz bir nüfusa ve alternatif bir tasarısı olmayan sol’a hitap etmesi, özgürleşmek için potansiyel olarak kullanılabilir olmasıdır.

 

Immanuel Maurice Wallerstein*, kapitalizmin sonu üzerine yaptığı tahmininde yanıldı veya yanılmadı, ama antropolojik tanısında şüphesiz haklıydı. Çok sayıda silah, birkaç fikir, çok fazla acı, az uzlaşma ve çok fazla korku, az sayıda örgüt bulunan bu dünyada –dünya kapitalizmi yarattı– şimdi barbarlık, sosyalizmi yaratmak için çok fazla olanak sunuyor.

 

Bunun için küçük, bilinçli adalılar ve organizasyonları ile birleşmek, dayanışmak gerek. Kuşatılmış Küba, kasırgalar tarafından vurulan Küba, yoksul Küba, doğaçlama Küba, ara sıra yanılan Küba, eğitimli Küba, dirençli Küba, kültürlü Küba, Küba rahatsız, her zaman insan olan Küba. Kapitalizm ve barbarlık arasında, bugün her zamankinden daha çok gerekli olan, üçüncü bir yol açan Küba.

 

Eğer, biz Küba’ya yardım ettiremiyorsak, en azından biz, kendimiz, o’na olan minnet borcumuzu ve vicdani rahatlığımızı düşünerek, yardım edebiliriz.

 

 

* Immanuel Maurice Wallerstein: (d. 28 Eylül 1930, New York) ABD’li sosyolog, tarihsel sosyoloji alanında bilim adamı ve dünya sistemler analisti. Wallerstein, akademik kariyerine post-kolonyal Afrika uzmanı olarak başladı. Bu alanı, 1951’de gerçekleştirilen bir uluslararası gençlik konferansı sonrasında seçti ve 1970’lere kadar çalışmalarını sadece bu alanda gerçekleştirdi. Bu tarihten itibaren kendini bir tarihçi ve makro düzeyde küresel kapitalist ekonomi teorisyeni olarak tanımlamaya başladı. Küresel kapitalizme erken dönem eleştirileri ve “sistem karşıtı” hareketlere desteği son dönemde onun, küreselleşme karşıtı hareket içinde bulunan akademik ve diğer muhalif çevrelerde -Noam Chomsky ve Pierre Bourdieu ile birlikte- önemli bir yer edinmesini sağladı.

 

[Rebelion’daki İspanyolcasından Atiye Parılyıldız tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir]