Bangladeş ve Biz – Ertuğrul Bilir

Bangladeş’in başkenti Dakka’da duvarlarında çatlaklar olan ve yetkililer tarafından  boşaltılması istenen binada üretime devam edildi ve bina 24 Nisan tarihinde çöktü. Şimdiye kadar 600’ün üzerinde insanın cesedi çıkarıldı. Sayının 1000’i geçeceği tahmin ediliyor. Binadaki tekstil işyerlerinde 3 binden fazla insan, dünyanın tanınmış markaları da içinde olmak üzere, ihracata dönük üretim gerçekleştirmekteydi. Bangladeş’te güvenlik önlemleri olmayan binalardaki yangınlarda her sene yüzlerce işçi ölüyor. Bangladeş Maliye Bakanı, kazanın ülkenin en büyük ihracat kalemi olan tekstil ihracatını olumsuz etkilemeyeceğini söyledi. Olaydan sonra, protesto gösterisi yapan işçiler polis tarafından zor kullanılarak dağıtıldı.

Önümüzdeki günlerde, Dakka’da ölen 1000 civarındaki insanı hiçbir ünlü markanın  “iş” sağlığı ve güvenliği raporunda görmeyeceğiz. Bu markaların, bol sıfırlı servete sahip “paydaşları” ile yöneticileri olayın kendileriyle ilgisi olmadığını belirtecekler. Bununla birlikte şirketlerin bazılarının genel kurullarında “yüce gönüllü” hissedarlar dünyadaki yoksulluğa karşı, “sosyal sorumluluk” için bütçelerinin yüzde 5’ini ayırma kararı verecekler. Ayrılacak olan pay, şirketin “kar” hanesinden düşeceği için vergi giderlerinde de kısmi bir düşme olacak, ama bu durum her halde onların yüce gönüllüğünü gölgelemeyecek. Söz konusu markaların, internet sitelerinde, basın tanıtımlarında ve tabii ki reklamlarında insan yaşamına verdikleri önemi görmeye devam edeceğiz. “İş kazasız 580 gün”, “iş kazasız 870 gün” gibi tabelalar, bu markaların üretiminin küçük bir kısmının yapıldığı merkezlerdeki elektronik tabelalarda akmaya devam edecek. Üretimin büyük kısmı ise markaları kendisine çekebilmek için şirketlere kolaylıklar sağlamakta yarışan, yoksul yeni sömürge ülkelerde yapılacak. İşçilerin hayatları ucuza pazarlanacak. Bir kısım yeni sömürge ülkenin başbakanı, bakanı, valisi, emniyet müdürü vb. vb. şirketleri kollayan ve işçi örgütlenmelerini zorlaştıran yasalar uygulayacak. Bir kısım iş güvenliği uzmanı, işyeri hekimi, iş hukuku uzmanı avukat, mali müşavir bu işyerlerinin daha az tazminat ödemesi, daha az vergi ödemesi için “kanunlar” çerçevesinde ellerinden geleni yapacak. Din adamları “kader”den söz edecek ve kanunlara uymanın önemini anlatacak. Sermaye basını, işçi örgütlenmelerinde bir zaaf bulup, ölenleri suçlu çıkaracak haberler yapacak. Bir kısım mafyacı da “kanun”ların yetmediği yerde kalan boşlukları kapatacaklar.

Dakka’da, aylık 38 dolar olan asgari ücretin yükseltilmesi, çalışma saatlerinin düşürülmesi, çalışma şartlarının iyileştirilmesi için gösteri yapan işçilere “kanuni” yasaklar hatırlatılacak. Hatırlamayanların kafasına gaz bombası (veya gerektiğinde mermi) sıkılacak. Birileri “kanunlara saygı” laflarını bolca kullanacak. Birileri “sendika padişahlarının inatlaşmaları”ndan söz edecek. İnatla hak aramaya devam edenlerin bir kısmı tutuklanacak ve bazıları cezaevlerinden sağ çıkamayacaklar. Birileri “niye başkalarına bir şey olmuyor da onlara oluyor, kesin onların kusuru vardır” diyecek. Bu arada, Türkiye’de her yıl iş kazası ve meslek hastalıklarından ölen binlerce insan “kanuni” şekilde gizlenecek.

Dünyanın değişik ülkelerinde, değişik inançlardaki işçi ve yoksul mahallelerinde değişik dillerde türküler, ağıtlar ve marşlar yükselecek. Onlardan birisinde, geçmiş yıllardan bir türkü, 17 yaşında bir sesten duyulacak:

 

 

Odun kırıcıydı, adı İlyas’tı 
Yanaştım yanına, yüzünü astı 
“İşin nasıl?” dedim, bir küfür bastı 
Arkasından baltasını biledi…

*

“Bana bak arkadaş” dedim, dedi “ne?” 
Dedim “sen bir vatandaşsın”, dedi “he!” 
Dedim “kanunun var”, dedi “çekil be!” 
Arkasından baltasını biledi…

*

Dedim ilin nere senin?”, dedi “Van…” 
Dedim “çoluk çocuk?”, dedi “sekiz can!” 
Dedim “düzelecek…”, dedi “ne zaman?” 
Arkasından baltasını biledi…

*

Dedim “gidiş…”, dedi “onlara göre” 
Dedim “kötü mü ki?”, dedi “bin kere!” 
Dedim “hak, adalet…”, “tu!” dedi yere, 
Arkasından baltasını biledi…

*

Dedim, şu feleğin ocağı söne 
Açıldı gözleri atıldı öne 
Dedim “dur bakalım”, dedi “ne güne” 
Arkasından baltasını biledi…

*

Dedim “Amerika…” dedi “onu sil!” 
Dedim “nasıl olur?”, dedi “öyle bil” 
Dedim “vatan…”, dedi “sahipsiz değil!” 
Arkasından baltasını biledi…” 

(Aşık İhsani, “Balta”)