İstanbul 2010 Temizlik Operasyonu: Her yıkmada üstün beyazlık! – Gürşat Özdemir*

Emperyalizm bugün artık bir ülkeyi, topları ve askerleri ile girip klasik anlamda
işgal etmiyor. Yeni sömürgecilik, bugün, uzmanları, kredileri, barış gönüllüleri,
üsleri ile yani kendini gizleyerek bir ülkeyi işgal ediyor.
” (*)

Operasyon isimleriyle kafanızın karıştığını tahmin ettiğim şu günlerde, bir de ben yeni iki operasyondan söz açarak bu karışıklığı artırmak istemezdim. Ama böyle yapmazsam, geçenlerde yapılan bir tiyatro etkinliği sırasında aklıma takılan ve sonrasında da aşağıda okuyacağınız hale gelen konuları da aktaramamış olacaktım. Sözü uzatmayayım, bu iki yeni operasyondan birisi Kentsel Dönüşüm, diğeri de Kültür Başkenti. Nasıl, bunları daha önceden duydunuz mu? Hem de bunlar birer operasyon değil de proje mi? İstanbul’un bilinir ve turizm açısından tercih edilir olması için bu tür projeler önemli ve gerekli mi?

Neyse, ben devam edeyim, aslında bu iki operasyona “temizlik” isimli başka bir operasyonun ön hazırlıkları desek yeridir. İstanbul’u kötü gösterdiği düşünülen ne varsa, binasıydı, insanıydı, mahallesiydi, kondusuydu, ezgisiydi, rengiydi, dokusuydu, temizlemeyi görev edinen bir operasyon bu. Öyle ki, eskiye ait istenmeyen ne varsa, operasyon, lekesini bile bırakmıyor. İstanbul, eski yaşanmışlıklardan hiçbir iz bırakmadan beyazlaştırılıyor. Örneklerini çevremizde rahatlıkla bulabiliriz ama gözümüzün önünde, gün ortasında, ayan beyan, aleni, apaçık, göstere göstere yapılan bu temizliğe, bu beyazlaştırmaya her nedense müdahale edemiyoruz/etmiyoruz. Ya bu “her yıkmada mükemmel temizlik” bizim de hoşumuza gidiyor, ya da bizim de içimiz zaten “beyaz ve temiz”.

Bu açıdan bakılırsa 2010’a da temiz diyebiliriz. Ve elbette 2010 kapsamında İstanbul’daki üniversite tiyatro topluluklarının sahne aldığı tiyatro günleri, ya da belgesel filmlerin izleyiciye sunulması için yapılan belgesel günleri de tek başlarına işitildiğinde gerçekten de çok “temiz”. Ama her şeyi bir başka şeyle de bağlantı kurmaya çabalayan insan aklı yok mu, ah o akıl!

Bu yazının yazılmasına ön ayak olan şey ise, kendini farklı görüşleriyle tanımlayan bir tiyatro topluluğunun geçtiğimiz aylarda 2010 kapsamında yapılan şenlikte yer alması. İlk başta benim de 2010 projelerinden biri olduğunu fark etmediğim, ama afişinde 2010 logosunu görünce anladığım ve o anda kendimi tuhaf hissettiğim bir şenlik. -Haksız da değildim, çünkü bu etkinlik için hazırlanan broşürde yazılan amaçlar arasında “kentsel dönüşüm” lafı da ilk maddeler arasındaydı.- Ama asıl şoku, bu durumu sorduğum, kentsel dönüşümün ne olduğunu bildiklerini bildiğim tiyatro grubundaki arkadaşların yanıtlarında yaşadım: Evet ama ne yapalım, bizim de oyunumuzu oynamamız gerekiyordu.

Demek oluyor ki, 2010 İstanbul gibi kültür sanat faaliyetleri bir taşla iki kuş misali. Bir yanda, kentsel dönüşüm adı altında binlerce yıllık geçmişe dayanan, birbirinden farklı yaşamları iç içe geçiren kent dokusu talan edilerek yeni rant zenginlerini yaratılıyor. Öte yandan da, kapitalist sistemin kafasını karıştırdığı insanlara kültür ve sanat adı altında meta ürettiriliyor/tükettiriliyor. Karşılığında da bu talana kayıtsız birer izleyici dinleyici konumuna iteleniyor. Öyleyse şimdi, bu ortamda da bir şeyler yapılabiliyor fikrinin yayılmasına neden olan ve düzenle yeniden uyumlanmanın yollarını açan Avrupa Kültür Başkenti’nin tarihçesine bir bakalım.

 

Avrupa: Çok sıkıştım, bir şeyler yap Mercori

Mercori: Buldum, şimdi de şehirleri satalım (satar)

Kentleri birer açık pazara, yaşam alanlarını tektip vitrinlere, kentte yaşayanları kültür ve sanat müşterisine dönüştürmekten öte bir şey olmayan Avrupa Kültür Başkenti fikri, 1985 yılında dönemin Yunanistan’ın solcu Kültür Bakanı Melina Mercouri’den çıktı ve ilk yıl Atina olmak üzere her yıl bir başka bir kentin Avrupa Kültür Başkenti olmasıyla 2000’e kadar sürdü, 2000’den itibaren de hem finanse edilmeye başlandı, hem de AB üyesi olmayan kentler de seçilir oldu. 2010 yılında İstanbul’la beraber Almanya’nın Essen ve Macaristan’ın Pécs kentleri de Avrupa Kültür Başkenti olacak.(1)

İstanbul’un 2010 yılında Avrupa Kültür Başkenti olması hazırlıklarını yürütmek üzere öyle ayrıcalıklı bir ajans kuruldu ki, bu ajansa yapılan her türlü bağış ve yardımlar ile sponsorluk harcamalarının tamamı vergiden muaf sayıldı. Üstelik ajans harcamalarına kaynak sağlamak amacıyla özel bir fon oluşturuldu. Fona ek gelir sağlamak üzere de benzinin litresi 1.5 YKR, motorininki ise 1 YKR zamlandı. Yalnızca bu zamlardan dolayı, üç yılın sonunda fona toplam 1 milyar YTL’ye yakın kaynak akmış olacak.

Peşin parayı görünce yüzü gülen İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Genel Sekreteri Eyüp Özgüç de hızını alamıyor, projeye maddi kaynak sağlamak amacıyla yapılan yasal düzenlemelerin yalnız İstanbul’un değil Türkiye’nin geleceğine yatırım anlamı taşıdığını söylüyor. Böylesi bir ajanstan beklenir bir duyarlılıkla da bu topraklarda başka etnik ya da kültürel farklılıkların olduğunu bilmezmişçesine: “Türk halkının da katkılarıyla, İstanbul’u bir ‘Marka Kent’ haline getireceklerini” ekliyor. Ama parayı az bulup “yasa ile ayrılan fonun, kamu kurum ve kuruluşlarının ve özel sektörün desteği ile daha büyütülmesini” istiyor ve paranın kentsel dönüşüm projeleri ile İstanbul’u gerçek bir kültür başkenti yapacak kültür-sanat etkinliklerine harcanacağını söylüyor.

 

Beral: Har vurup harman savuracaklar

Ajans: Sen de gel (Beral sessizleşir)

Bu devasa pasta herkesin iştahını öylesine kabartıyor ki Beral Madra bile işin kaymağını kendisinin yiyemeyeceği korkusuyla, “sanatçılar, sanat örgütleri, İstanbul 2010 bütçesinin ayrıcalıklı kişi ve kurumların tekelinde olmasına ya da har vurup harman savrulması olasılığına karşı gerekli tepkiyi göstermeli” diyor. Ama neyse ki Madra’nın yakınmaları bitiyor, çünkü kendisi de bu ajansın Görsel Sanatlar yönetmenliğine getiriliyor.

Standartlaşma ve böylece özgünlükleri yok sayarak/ederek kentleri ve insanları tektipleştirme planları, bu ajans eliyle şimdi de İstanbul’a uygulanmak isteniyor. Bu noktada, kültürel zenginlik dedikleri şeyden ayrıcalıklı bir “zümrenin” meşgul olduğu, zenginlerin beğenisine/tüketimine sunulan kültürden başka bir şey anlamamız mümkün değildir. Zaten, gelişen teknolojinin de marifetiyle tüketim ürünleri çoğalmakta, onlara ulaşmak için daha fazla paralar ödenmesi istenmekte, yani gündelik yaşam bile ancak belli bir gelir grubunun sürdürebileceği bir şeye dönüşmekte, geri kalanların evsiz, barksız sokakta yaşamaya itildiği bir tablo sunulmakta. Akıllardan geçirilen ama henüz uygulanmayan İstanbul vergisi, İstanbul’a vize gibi uygulamalar şimdi çok daha akıllıca ve gizlice uygulanır alanlar bulmaktadır kendine. Önce zengin bir İstanbul algısı yaratıp sonra bu kente asıl zenginliği katan ama parasal olarak yoksul insanları “siz bu zenginliğe layık değilsiniz, hak etmiyorsunuz” diye hem suçlamak, hem de onların kendilerini suçlu hissetmesini sağlamak, oldukça zekice tasarlanmış şeylerdir. Ve bu yarattıkları algıyı da kentsel dönüşüm adı altında evsiz bırakarak, kent dışına iterek, memleketlerine dönsünler diyerek görünür hale getirmiş durumdalar. Bu kadar değişik saldırıları iç içe barındıran bir projeye de elbette ki kültür projesi diyemeyiz, dersek “mazlumlar bize darılır”.

2010’un derdi iddia ettikleri gibi sahiden de kültür olsaydı, Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü Unesco’nun kültür varlıkları listelerinde yer alan birçok yapının yıkılmasına karar verilmez, pek çok yıkımla ilgili verilen yürütmeyi durdurma kararlarına rağmen yıkımlar gerçekleştirilmezdi. Üstelik de dünyanın çeşitli yerlerinde festivallerle, konserlerle kutlanan Dünya Romanlar Günü olan 8 Nisan sabahı, Sulukuleli Romanlar dozer ve kepçe sesleriyle uyanmazlardı. Müzik Festivali için İstanbul’a gelen Ukrayna asıllı ABD’li grup Gogol Bordello Romanların yaşadığı Sulukule mahallesini ziyaretinde “Para ekonomisi her yerde benzer sorunlar yaratıyor. Dozerler kültürlerin üstünden geçiyorlar. Daha fazla Mc Donald’s, daha fazla Ramada otel yaparak, tarihi yok ederek ülkeye daha çok turist getireceğini sananlara turistlerin yüksek ve modern binalar için değil kültürel zenginlikler için geldikleri hatırlatılmalıdır” demezdi. Koç Üniversitesi Boğaz’daki güzelim ormanları bir gecede kesip yerine okul kurarken, mahallelerindeki 30 yıllık üç çam ağacını yıkımlarda korumaya çalışan Başıbüyük’lülere polisin saldırması sonucu 7 kadın ile 3 çocuğun yaralandığı arbede yaşanmazdı.

 

Valilik: 2010 ile birbirimizi anlayacağız

Avrupa: Yıkmayın o halde!

Valilik: Anlaşılmadı! (dozerler girer)

İstanbul Valiliği, 2010’la, Avrupa’nın, İstanbul’da kendi kültürünün köklerini keşfedeceğini ve “birbirini anlama” yolunda önemli bir adım atılmış olacağını söylese de 2010’cular Avrupa’dan gelen “yıkmayın” tepkilerini göz ardı ettiler. Hal böyle olunca, Sulukule’deki kentsel dönüşüm projesi ile ilgili Romanların şikâyetlerini değerlendiren TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu da, ‘Roman kültürünün yok edileceğine’ dair bir veri bulamadı(!) AKP ve MHP’li üyelerin oylarıyla ‘Sulukule sakinlerinin evlerinden çıkarılmalarında insan hakkı ihlali olmadığına’ karar verdi. Üstelik ABD Helsinki Komisyonu’ndan Başbakan Tayip Erdoğan’a gelen, geçmişi 1054 yılına kadar uzanan Sulukule’nin yıkılmaması yönündeki mektup yıkımı daha da hızlandırdı(!). Valiliğin övünerek söz ettiği kökler de yeni villa inşaatları yapılana dek toprak altına alınmış oldu. (2)

Aslında 2010, fetihçi bir yöntem uyguluyor diyebiliriz. Hani Osmanlı’nın hoşgörüsünden söz edilir ya, evet, kuşatma altındaki kent teslim olursa Osmanlı’nın ihtişamını göstermek üzere oradaki yaşama dokunulmaz hatta kiliselere bile, yeni tebaa Hıristiyan da olsa ahali ibadetine devam eder. Ama surlar düşürülüp kılıçtan geçirilerek fethedildiyse bir kent, kiliseler camiye dönüşür, ahali Osmanlılaştırılır tez zamanda, gene ihtişamı göstermek içindir bu elbet. Şimdi 2010’cular ve asıl onlarında bir parçası oldukları eski-sömürgeci yeni-liberal zihniyet, ketteki yaşamı da, o kentte yaşayacak olanları da, orda bir kültürel faaliyet olacaksa onu da biz belirleriz demekteler.

Bu zihniyet kulağımıza yabancı gelmese gerek. Cumhuriyet’in ilanından sonra da yeni ülkenin kurucuları Osmanlıya ait ne varsa kurtulmaya çalışmış, bu anlamda birçok vakıf eserleri satılmış ya da ortadan kaldırılmış, kültür eserleri de bu linçten fazlasıyla nasiplenmişler. Devlet, kendi anlayışına uygun yapılar inşa etmiş. Kentten kopuk, sadece belli bir izleyici kitlesinin takip ettiği operalar için yapılan Atatürk Kültür Merkezi buna iyi bir örnek.

Ama ilerleyen zamanla, kentin en merkezi yerlerinde duran böylesi mekanların sadece kültür-sanat için kullanılıyor olmasına da tahammül edilemiyor. Alışveriş merkezlerine, otellere dönüştürmeye çabalanıyor. Ya da gene kültür merkezi olarak kullanılacaksa bile, İstanbul Modern gibi, içeri bedava bile girseniz muhakkak oradan para harcayarak ayrılacağınız türde bir yatırım tasarlanıyordur eminim. Çünkü yaratılan yeni sanatsevicilerin aynı zamanda iyi birer müşteri de olmaları çok önemli. Müşteri olmayana bir şey yok! “Bürokratik engelleri kaldırarak yatırımcılarımıza, iş adamlarımıza elimizden geldiğince fırsatlar veriyoruz” diyen Kadir Topbaş, aynı fırsatın tek zerresini göstermediği Ayazmalıları, Başıbüyüklüleri karda kışta evlerinden ediyor, çoğunu çadırda, kimisini İETT duraklarında yaşamaya mahkum ediyor, çocukların evlerinin gözleri önünde yıkılması karşısındaki çaresizliğinden habersiz, bırakın kültür-sanat getirmeyi, bu yıkımdan dolayı okula bile gidemeyen çocukları bir de açlığa ve hastalığa teslim ediyor.

Oysa barınma hakkı çeşitli anlaşmalar ve anayasayla tanınmış ve güvence altına alınmış olmasına rağmen, hazinenin kaynakları, gerçekten evsizlere değil, Özal’lı yıllardan başlayarak, özellikle kooperatifler aracılığıyla orta ve üst-orta sınıflara aktarıldı. Bunun sorumlarından biri olan Toplu Konut İdaresi Başkanı Erdoğan Bayraktar, sanki gecekondular bu gelir dağılımındaki eşitsizliğin sonucu ortaya çıkan bir şey değil de nedeniymiş gibi, “Türkiye’nin gecekondu problemini çözmeden terörün, uyuşturucunun, devlete çarpık bakmanın ve sağlık problemlerinin önüne geçilemeyeceğini” söyleyebiliyor.

Konut harcamalarının bir hanenin toplam gelirinin en yüksek payını oluşturduğu bu topraklarda halkın barınma sorununa kendi çözümü olan gecekondular, her yerel seçim öncesi oy deposu olarak görülse de, zaman zaman yıkımlarla tehdit ediliyor. Çünkü belediyeler, kent topraklarından elde edilebilecek rantın, yani kullanım değeri yerine değişim değerinin, ve ‘prestijli’ projelerin uygulanmasıyla ortaya çıkan spekülatif kazançların farkına vardılar bir kez. Bu bakımdan, Kentsel Dönüşüm projelerinde, gecekondu bölgelerinin, kentin rantı yükselen bir bölgesinde olması, bu nedenle de yörenin kullanıcıları ve mal sahiplerinden çok bütün İstanbul’u ilgilendirmesinin çok doğal olduğu vurgulanıyor. Üstelik projeyle fizik çevreyi değiştirmesinin yanı sıra sosyal yapıya getirileri, yaşayanlara sunacağı olanaklardan söz ediliyor. Ama bu yenileşmeden sonra bu bölgedeki prestijli konut alanları, iş merkezleri ve turizm bölgelerinden ancak zenginlerin ve ayrıcalıklı İstanbulluluların faydalanacağı kesin. (3)

 

2010 kültür projeleri

Konumuza dönelim ve şimdiye kadar yapılan 2010 kültür etkinliklerinden biri olan İstanbul Üniversite Tiyatroları Şenliği’ne bakalım. Seneye kapsamı daha da genişleyerek Türkiye, 2010 yılında da Avrupa Üniversiteler Arası Tiyatro Şenliği olacağı planlanan bu etkinlikte, kendilerini muhalif olarak niteleyen ya da farklı olduğunu söyleyen kişi ya da toplulukları görmenin beni oldukça rahatsız ettiğini söylemeliyim. İstanbul Üniversite Tiyatroları Şenliği “kentin farklı bölgelerindeki üniversitelerin tiyatro topluluklarını daha geniş izleyici kitlelerine ulaştırmak ve gençlerin birbirlerini tanımalarını, deneyimlerini paylaşmalarını kolaylaştırmak, bu buluşmaları çeşitli atölye çalışmalarıyla desteklemek” amacını taşıyor olabilir. Ama 2010 operasyonunun kentsel dönüşüm ayağı görmezden gelinip sadece sanat yapmak düşlenemez. Başta da söz ettiğim gibi, bu şenlikte sahne alan bazı toplulukların ya da oyuncuların farklı muhalif söylemlerinin olması da, bu piyasacı sanat anlayışının oyununa gelinmesini engelleyebilmiş değil anlaşılan.

Elbette, üniversite toplulukların ya da amatör grupların oyunlarını çıkarmaları ve izleyiciyle buluşması şimdiki koşullarda güçtür. Hem ekonomik hem de diğer sorunlar buna en büyük engeldir. 2010 gibi yıkımcı bir kurumdan fon/destek alan ama fon almayan/alamayan diğer kişi ya da toplulukların durumunu düşünmeyen, kurtuluşu sadece kendinde arama bencilliğinde olanların toplumu tümden değiştirmeyi istiyor olduklarını söylemeleri, ya da böyle eserler yaptıklarını düşünmeleri ise açıkça ikiyüzlülüktür. Ama sırf hazır bir oyuna 400YTL destek verdiler bir de sahne ayarladılar diye insanların kış ortasında sokakta kalmasına neden olan bir proje içinde alkış beklemek, kültür faaliyeti olmasa gerektir. Bilerek ya da bilmeyerek bu etkinliklerin içinde yer alanlar, şimdilerde gözalıcı fırsatlar sunan bu sistemin yavaş yavaş kendi sonlarını getirdiğini de hesaplamalılar.

2010 kültür etkinliklerinden bir başkasında, bir belgesel festivalinde ise, hem 2010’dan destek alınıp, üstelik başka sponsorlar da bulunmuşken, yine de gösterimlerin ücretli yapılması, bu tür etkinliklerde asıl amacın kültür değil para olduğunu bir kez daha göstermektedir. Bu festival, bir belgesel filme belli bir parayı rahatlıkla ayırabilen bir zümreye seslenmekte, bu da kapitalizmin, parası olana ayrıcalıklı bir yaşam sunma pratikleriyle örtüşmektedir.

 

Hiç mi çıkış yok?

Kültür sanat faaliyetlerinin pahalı olduğunu bilinir, ama aklı başında biri, bu faaliyetleri yürütmek için illa da fon ve sponsor desteğine ihtiyaç duyulduğuna inanmaz. Hele de 2010 olmasaydı oyunumuzu oynayamazdık demek kocaman bir yalandır. Gerçek, bizim 2010’a değil, 2010’un, kendini var edebilmesi için bize gereksinim duyduğudur. Bu bağımlılıktan ve 2010 sevdasından bir an önce kurtulmak, sonra da, yapacağımız üretimleri, kapitalist ilişkilerin unutturduğu dayanışma ve paylaşma ile yapmayı ilke edinmek ve öyle de yapmak gerekir.

Burada, bu topraklardaki en özgün film projelerinden birini hatırlamak gerekir: Barış İçin Sinema. Hiçbir fondan ödenek almadan ve hiçbir sponsor desteği olmadan gerçekleştirilen bu projeyle, yalnızca pahalı sinema okullarında eğitim görenlerin değil, sinemayla ilgili hiçbir deneyimi olmayan ve hatta kamerası bile olmayanların, bir fikir çevresinde bir araya gelmesi ve 1’er dakikalık 100 kısa film yapması sağlandı. Türkiye’de ilk kez denenen ve tamamen dayanışarak gerçekleştirilen, üstelik ücretsiz olan bir sinema kampı’nda da 100’e yakın kişi, senaryosundan çekimine tamamen kolektif işleyen bir süreçte onlarca film hazırladı. Herkes bir başkasının filminde ya oyunculuk yaptı, ya kamera kullandı, ya da setinde çalıştı. Burada üretilen her film, kamptakilerin emeklerini ortaklaştırmasıyla tamamlandı. Böylece her bir film herkesin oldu.

“Sinemanın yalnızca belli bir kesimin işi ve uğraşı olan bir sanat değil, küresel sermayenin ekonomik, askeri, kültürel ve bilimsel saldırılarına ve tahakküm amaçlı yaptırımlarına karşı yeryüzünde kalıcı barışı dillendiren ve bu anlamda hayatı da dönüştürebilecek bir araç ve amaç olduğu” fikrinde olan Barış İçin Sinema gönüllüleri, bu fikirlerini filmlere olduğu kadar yukarda kısaca anlatmaya çalıştığım film yapım sürecine de aktarmayı ve bu doğrultuda üretim yapmayı başardılar. (4)

Sonrasında, sinemayı karanlık salonlardan kurtarmak gayesiyle filmler, CD’ler, DVD’ler halinde, gene ücretsiz olarak, evden eve elden ele aktarıldı. Kazananı ve kaybedeni olan bir yaşam istenmediğinden yarışmalı festivallerin hiçbirine, sinemanın ücretsiz olması ilkesiyle de izleyicini biletle içeri alındığı hiçbir gösterime yollanmadı. Toparlarsak, bu deneyim sanırım, hem dayatılan kapitalist yaşam biçiminin kendisine, hem de fon olmazsa ne yaparız, 2010 olmazsa oyunumuzu oynayamayız, filmimizi çekemeyiz diye ağlaşanlara iyi bir yanıt.

 

Sonuç olarak,

2010 gibi steril yapılar öznelerin ve toplulukların kendi kişiliklerini yitirdiği bir ortam yaratır ve onların haksızlıklara karşı çıkma reflekslerini de ortadan kaldırır, bir grup elit -ve ehil- zümre oluşmasına ve bu algıda kuşaklar yetişmesine neden olur.

Yeni Dünya Düzeni’nin kitlelerce kabulü için önem taşıyan 2010 kültür başkenti kandırmacası, hem beslendiği ve yaymaya çalıştığı neoliberal kültür ortamıyla kapitalizmin meşruluğunu sağlamaya ve güçlendirmeye, hem de ezilenlerin düzene karşı koyuşlarını bastırmaya ve en nihayetinde tümden sistem içine almaya yönelik ideolojik bir yıkım harekatıdır. (5)

Krizde olan kapitalist ekonomi yeni pazarlara yayılırken önünde, kendisine engel olacak ne varsa alaşağı etmeye kararlıdır, krizin derinliği yüzünden başka şansı da yoktur. Savaşarak giremeyeceği alanlara, evlere, beyinlere örneği 2010’da çok iyi görüleceği üzere, şık ve zarif biçimde girmeyi denemektedir. İşin korkuncu, bunu çok da iyi başarmaktadır.

 

Biz: Bekle bizi İstanbul

İstanbul: Ya evde yoksam! (beklemez)

Acıların boşuna çekilmediği ortada, haramilerin saltanatını da elbet yıkacağız. Ama acaba kavgamızın şehri İstanbul, parklarıyla, köprüleriyle, meydanlarıyla bekleyebilecek mi bizi, yıkılmadan?(**)

Not: İstanbul 2010 karşıtı çalışmaları yakında www.sanalt.net/sanalt sitesinden takip etmek mümkün olacak.

 

Dipnotlar:

(*) Mahir Çayan, bugün bile geçerli bu sözü daha 1969’lardayken söylemiş, Bütün Yazılar, Boran Yayınevi, İstanbul 2004

(1) İstanbul, 4 Elementin Kenti isimli bir projeyle aday oldu. Projede İstanbul “yüz binlerce yıllık tarihinde, üç büyük imparatorluğun başkenti, üç semavi dinin, birçok medeniyetin buluşma noktası ve en önemlisi çağlar boyunca birlikte yaşam kültürünün hayat bulduğu bir kent” olarak nitelendiriliyor ve şöyle devam ediliyor: “Biz de yaşamın sırlarını simgeleyen 4 elementi bu kentin özellikleriyle birleştirdik ve projeleri Toprak, Hava, Su ve Ateş elementleriyle temsil ettik. Dedik ki: İstanbul, ‘4 Elementin Kenti’ başlıklı dosyasıyla, kendi gerçeğini görerek dünyayla bütünleşsin. Kendisini çağlar ötesine taşıyacak yeni kültürel projelere imza atarken İstanbul’un adı toprak, hava, su ve ateş kadar vazgeçilmez olsun”

Ama asıl amacı İstanbul 2010’un Avrupa Kültür Başkenti olmak İstanbul’a ne getirecek? sorusuna kendilerinin verdiği yanıtta bulmak mümkün. Para için! Parantez içi de yanıta dahil olmak üzere aynen şöyle denmiş “Kültür turizmi hareketlenecek, gelişecek. (Eğitimli ve kültürlü turist, normal turistin üç katı harcama yapıyor)”

(2) Kentsel Dönüşüm projelerinin şimdiye kadarki uygulayıcısı olan İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve ilçe belediyeleri İstanbul’un en fazla dışlanan gruplarını hedef alıyor ve bunu yaparken yalan söylemekten ve açıkça kanunsuzluk yapmaktan da geri durmuyorlar. Örneğin Sulukule’de “yenileme” ve “acele kamulaştırma kararı”nın Belediye yetkililerince sık sık dile getirilen gerekçelerinden bir tanesi de “afet riski”, yani deprem tehlikesi. Yani belediye, yıkımı meşrulaştırabilmek için o bölgenin depremde zaten yıkılacağı gibi bir yalan ifadeyi kullanma cesaretini, Jeoloji Mühendisleri Odası’nın hazırladığı bir raporda semt zemininin İstanbul’un güvenli bölgelerinden olduğunu belirtmesine rağmen gösterebilmektedir. Çünkü 2010 öyle birkaç çulsuz var diye ya da JMO “bölgedeki zemin özelliklerinin herhangi bir risk içermediği, önlem alınmasını gerektirir bir ortam bulunmadığını” söyledi diye durdurulacak kadar sıradan bir proje değildir. Bu proje İstanbul’un kimliğinin rantçıların ve yeni sermaye gruplarının belirlediği tarzda değiştirilmesiyle ilgili ekonomik temelli, ama etkileri bakımından da sosyal ve siyasal bir çalışmadır.

(3) Ama dönüşüm sınır dinlemiyor, mesela Pendik için de jet hızıyla hazırlanan bir yasa var: Pendik Kentsel Dönüşüm ve İleri Teknoloji Projesi Yasası. Bu yasayla İstanbul’un 2010 Avrupa Kültür Başkenti olması nedeniyle fiziksel durumun ve görüntünün geliştirilmesi isteniyor ve “ülke ekonomisine yüksek değerli katkı sağlaması” amacıyla bir teknoloji parkı kuruluyor. Yine başka bir projede Kartal’a lüks yat marinaları iş merkezleri ve üst düzeyde oteller geliyor. Kartal, pek bilinmese de, 550 hektarlık bir alanı kapsayan kentsel dönüşüm projesiyle dünyadaki en büyük projelerden birisi olarak gösteriliyor. Üstelik Kartal’da şu an var olan fabrikalar da başka yerlere taşınarak burada bir anlamda “sanayisizleştirme” uygulanacak. İlginçtir, bu planlarda orada yaşayanlarla ilgili pek de ayrıntılı bilgi verilmiyor. Üstelik yıkımlar sadece gecekonduluları da kapsamıyor. Örneğin Pendik Sapanbağları Mahallesi sakinleri, Büyükşehir’in yaptığı bu planla, 60 yıldır oturdukları imarlı, ifrazlı, tapulu yerlerinden ediliyorlar. Kartal’daki değişimin de 2-3 milyon arasında bir nüfusun yaşamını etkileyeceği tahmin ediliyor.

(4) “Barış İçin Sinema” projesi, birer dakikalık “barış” konulu filmlerinden oluşacak toplam 100 dakikalık bir sinema-video çalışmasını hedefliyor. Proje kapsamında her film, kendi “1 dakika”sını kurmaca, belgesel, deneysel ya da animasyon olarak gösterebiliyor.

Katılımcıların ille de profesyonel ya da amatör sinemacı olması gerekmiyor. Bir ev kadını da, bir ilkokul öğrencisi de, bir manav da, bir bakkal da katılabiliyor. Proje, diğer benzer girişimlerin aksine, sadece “sen çek gönder, biz değerlendiririz” demiyor.

Proje, aynı zamanda kendi içinde taşıdığı dayanışma ile de benzersiz. Örneğin, projeye katılmak isteyenlerin kamerası yoksa kamera, kurgu olanağı yoksa teknik yardım, oyuncu gerekiyorsa oyuncu, çevirmen gerekiyorsa çevirmen desteği sağlanıyor, kendi aralarında. “Senaryom da yok, kameram da; ama bu projede ille de yer almak istiyorum” diyenlere de kapılar ardına kadar açık. “Hay hay…” diyorlar, “…hoşgeldiniz, bize biraz kendinizden söz ederseniz size göre bir işimiz mutlaka düşecektir, kimbilir bir katılımcının filminde oynarsınız, bize çeviri yapabilirsiniz, müzik hazırlayabilirsiniz, işte ne tür meziyetleriniz var, bir öğrensek, gerisi kolay…” Projede yarışma yok, ödül yok, hırs yok, meşhur etme vaadi yok. Barış için bir şeyler yapma ve dayanışma fikri var…

(5) Ekonomik ve siyasal egemenliklerini sürekli kılabilmenin yolarından biri de kültürel egemenlik sağlamaktır. CIA’nın kültür ve sanat vakıfları kurması, müzeler, sanat merkezleri açması, hatta sanat dergileri yayınlaması boşuna değildir. Holivut’un Amerikan yaşam tarzını ve emperyalist kültürü yaymadaki rolü de artık herkesce bilinen bir gerçektir. İlginçtir ki kültüre bu denli önem(!) veren ABD, Irak’ı işgal ettiğinde ilk olarak kitaplıkları ve müzeleri yağmalamış, kullanılamaz hale getirmişti.

(**) Vedat Türkali’nin Bekle Bizi İstanbul şiirine gönderme ile.

 

Gürşat Özdemir – Sinemacı

www.sanalt.net/sanalt