“İkibe”cileşmek mi, “İkibe”cileşmemek mi; İşte, Asıl Sorun Bu – Yücel Çağlar

“İKİBE”CİLEŞMEK Mİ, “İKİBE”CİLEŞMEMEK Mİ; İŞTE, ASIL SORUN BU; ANCAK, NASIL ?

Yücel ÇAĞLAR*

AKP’nin “2B arazilerini” satmak için anayasayı değiştirmeye kalkışmasının üzerinden neredeyse altı yıl geçti. Zamanla bu kalkışmanın gerçek nedenleri bir bir ortaya çıktı. Ancak, ortaya çıkan bir başka gerçeklik daha var: Hem siyasal iktidar hem de karşıtları tarafından yapılması gerekenler, yapılmadı. Siyasal iktidarın gerekenleri yapmaması, şaşılacak bir durum değildir kuşkusuz. Çünkü, AKP’nin de varlık gerekçelerinden birisi sermaye birikim sürecine yeni kolaylık ve olanaklar sağlamaktır. Bu amaçla, emeğin yanı sıra doğal varlık ve süreçlerin sömürülmesine yeni boyutlar kazandırmak için elinden geleni esirgememiştir. Sözgelimi, tam bir mirasyedi yaklaşımıyla onlarca yılın kamusal deneyim ve birikimini satmış ve/veya devretmiş; yine kendisinden öncekilerin yaptığı uygulamaların meyvelerini dilediğince hasat etmiştir. “2B arazilerinin” ne pahasına olursa olsun satılması da, siyasal iktidarın bu çabalarının yalnızca bir boyutudur. Yol açabileceği sorunlar ise eğitim, sağlık, tarım vb kamusal alanlarda olduğu gibi, siyasal iktidarı hiç ilgilendirmiyor. Bu şaşılacak bir durum değildir kuşkusuz. Ancak, ortada gerçekten de şaşılması gereken bir durum var: “2B arazilerinin” satılmasına karşı çıkanlar da bu dönemde yapması gerekenleri yapmamıştır. Yapmadıkları gibi, 2003 yılındaki sergiledikleri güçlü birlikteliği bile sürdürememiş, çok daha önemlisi, farklı ortam ve zamanlarda 2003 yılında birlikte önerdikleriyle bağdaştırılamayacak “çözümleri” öne sürebilmişlerdir.

Kısacası; son altı yıl siyasal iktidarın “satılacak !”, karşıtlarının da “satılmasın !” söylemleriyle geçti. Bilindiği gibi, konu, yeniden gündeme getirilmiştir. Ne olacak şimdi? Sözgelimi, yalnızca; “2B arazileri satılmasın!” demek, yeterli olacak mıdır ? Başka bir söyleyişle; söz konusu arazilerin “satılması” ya da “satılmaması”, kalıcı bir çözüm olacak mıdır? En azından 2003 yılında “2B arazilerinin” satılmasına karşı çıkanların, bu soruların kamuya zarar vermeyecek biçimde yanıtlanabilmesi için de çaba göstermesi gerekirdi. Yeterince göstermediler ne yazık ki. Bu nedenle, öyle anlaşılıyor ki, şimdi her kafadan farklı bir ses çıkacak, dolayısıyla siyasal iktidar da bu kez kolaylıkla amacına ulaşabilecektir. Ulaşmasını, “2B arazilerini” dilediği gibi satmasını seyredecek miyiz? Peki, seyretmeyip de ne yapacağız; “-2B arazileri satılmasın !” demekle mi yetineceğiz?

***

Konu, doğru mu tartışılıyor ?

Konu hâlâ “orman arazilerinin satılması” olarak anlaşılıyor ve tartışılıyorsa eğer, bu soruya olumlu yanıt verilemez. Ne yazık ki, özellikle ormancılık dışı kamuoyu konuyu çoğunlukla böyle anlıyor ve tartışıyor. Çünkü, konuyu gerektiğince bilmiyor; daha kötüsü, öğrenmek için de yeterince çaba göstermiyor. Bu nedenledir ki ki, çoğunlukla, konunun kendi uğraş alanlarıyla doğrudan ilgisini bile göremiyor; dolayısıyla da, tartışmanın gerektiğince boyutlandırılmasına katkıda bulunamıyor. Oysa;

“2B arazileri”, “orman vasfını yitirmiş” olmasının yanı sıra “…tarla, bağ, bahçe, meyvelik, zeytinlik, fındıklık, fıstıklık (antep fıstığı, çam fıstığı) gibi çeşitli tarım alanları veya otlak, kışlak, yaylak gibi hayvancılıkta kullanılmasında yarar olduğu tespit edilen…” yerlerdir. Bu yanıyla konu, açıktır ki, tarımsal etkinliklerle, tarım politikalarıyla doğrudan ilgilidir.

“2B arazileri”, yine “orman vasfını yitirmiş” olmasının yanı sıra ”…şehir, kasaba ve köy yapılarının toplu olarak bulunduğu yerleşim alanları(dır)…” Dolayısıyla, konu, bu yanıyla da yerleşme etkinlikleri ve politikalarıyla da doğrudan ilgilidir.

Bir kısmı kentsel bir kısmı da kırsal yerleşmelere ortam olmuş “2B arazileri” üzerinde çeşitli ekonomik, toplumsal, kültürel ve siyasal yapılar ve üretim ilişkileri oluşmuştur. Dolayısıyla “2B arazilerinin” bu kısımlarının, kimlere nasıl satılırsa satılsın ve/veya devredilirse devredilsin çeşitli toplumsal ve siyasal sonuçları gündeme gelebilecektir.

2003 yılında öne sürüldüğü gibi, “2B arazilerinin” satılmasıyla 25 (ya da sonradan öne sürüldüğü gibi 5) milyar Dolar dolayında bir kaynak, hem de parasal olarak çevrime girebilecekse, açıktır ki, bu durumun yaşamsal önemde ekonomik etkileri olabilecektir.

Her ne denli anayasal dayanağı olsa da “2B arazileri”, daha önce “orman” sayılan yerlerin çeşitli yollarla ormansızlaştırılmasıyla tarım arazisine ve/veya yerleşme yerine dönüştürülmüş yerlerdir. Oysa, aynı anayasanın aynı maddesine, 6831 sayılı Orman Kanunu’na göre ormanlara herhangi bir biçimde zarar vermek, zarar verilmesine yol açabilecek siyasal propaganda yapmak suçtur. Ek olarak, yine Anayasaya göre; “…ormanı yok etmek veya daraltmak amacıyla işlenen suçlar genel ve özel af kapsamına alınamaz.” Bu çelişkili yaptırımlar nedeniyle, konunun bir de anayasa hukukuyla ilgili boyutu vardır.

Ancak, bu gerçekliklere karşın ne tarım, ne yerleşme, ne ekonomi, ne de anayasa hukuku etkinlikleriyle ilgili kesimler “2B arazilerinin” satılması konusunu, kendi uğraş alanlarının yaklaşımlarıyla tartışmıştır. Bu durum, tartışmaların sığlaşmasına, “orman arazilerinin satılması” gibi hem doğru olmayan anlayışa hem de yalnızca ekolojik boyuta indirgenmesine yol açmıştır.

Öte yandan, konunun temel boyutlarından birisi de ormancılıktır. Çünkü “2B arazileri”, öncelikle, “31.12.1981 tarihinden önce bilim ve fen bakımından orman niteliğini tam olarak kaybetmiş(tir)” saptamasından hareketle belirlenmektedir. Bu doğrultudaki uygulamalar 6831 sayılı Orman Kanunu’nun 7. maddesine göre, “orman kadastro komisyonları” tarafından, 6831 Sayılı Orman Kanunu’na Göre Orman Kadastrosu ve Aynı Kanunun 2/B Maddesinin Uygulanması Hakkında Yönetmelik” doğrultusunda yapılmıştır. Bu Yönetmeliğin 32. maddesine göre; “Üzerinde ağaç ve ağaççık toplulukları bulunmayan, ormancılık faaliyetleri ve ekonomisi yönünden orman kurulmasında yarar olmayan yerler bilim ve fen bakımından orman niteliğini tam olarak kaybetmiş sayılır.” Açıktır ki, bu, ormancılık bilimi yönünden son derece tartışmalı boyutları olan bir yaptırımdır. Ancak, bu boyutlar, ormancılık kamuoyunda da gerektiğince tartışılmamış; çoğunlukla, “daha önce orman olan bir yerin bu özelliğini hiçbir nedenle yitiremeyeceği” savının öne sürülmesiyle yetinilmiştir. Bu nedenle olsa gerek, ormancılık kamuoyunda, farklı yaklaşımlar sergilenmiştir: Çoğunluğu oluşturan bir kesim; “- N’apalım, olan olmuş…” görüşünü öne sürdükten sonra;

“… satılsın; satılsın, ama, şöyle (ya da böyle) satılsın !” ya da

“…satılsın; satılsın, ama, şunlara (ya da bunlara) satılsın/devredilsin !” yahut

“…satılsın; satılsın, ama şuraları (ya da buraları) satılmasın, yeniden ormana dönüştürülsün! !”

vb sonuç odaklı yaklaşımlar içinde olmuştur. Sözgelimi, İÜ Orman Fakültesi’nde bile;

“2B işlemi görmüş olan arazilerin bir kategorisi olan tarla, bağ, bahçe, meyvelik, zeytinlik gibi tarım arazisi haline dönüşmüş veya tarımda kullanılmasında yarar bulunan yerler için “bedel alınarak tahsis” yapılması yerine, bu arazilerin göç nedeniyle terk edilmesi durumunda yeniden orman rejimine sokulabilmesini kolaylaştırmak için yalnızca “tahsis” işleminin temel alınması zorunludur.”

“2B işlemi görmüş olan ve toplu yerleşim alanı kapsamı içerisinde yer alan alanların, ilgili belediyelere, “kentsel dönüşüm planı” uygulamaları içerisinde yer alması koşulu ile devri düşünülmelidir. … Belediye ve mücavir alanlar sınırlamasının yeni duruma göre il sınırlarına kadar uzandığı düşünülürse, yerleşim alanının yeni tanımının yapılarak bu çerçeveye uygun düşen belediyelere devredilmesi düşünülmelidir.”

önerileri “Fakülte Görüşü” olarak öne sürülebilmiştir.*

Ne var ki, ormancılık kamuoyunda, bu türden yaklaşımların herhangi birinin yaşama geçirilebilmesi için hangi alt yapısal koşulların, kimler tarafından, nasıl yerine getirilebileceği sorularının yanıtlanabilmesi için herhangi bir çabaya girilmemiştir. Öyle ki, 2003 yılında çok daha kamusalcı yaklaşımlar öne süren “Ormanlarımıza Sahip Çıkalım Birliği”nde (OSB) yer alan demokratik kitle örgütleri bile, izleyen yıllarda farklı yaklaşımlar sergileyebilmiş; yukarıda örneklenen yaklaşımlardan herhangi birisini ya da benzerlerini savunur duruma gelmiştir.

Kısacası, hem ormancılık dışı hem de ormancılık kamuoyunun “2B arazileri” sorununu tartışma biçim ve düzeyleri, deyiş yerindeyse “gölge boksu” yapmaktan öteye geçememiştir. Oysa, yukarıda da sergilendiği gibi ortada ekolojik, ekonomik, toplumsal ve siyasal boyutları olan bir sorun vardır ve siyasal iktidar bu sorunu, yalnızca sermaye birikim sürecine yeni olanaklar sağlayabilecek doğrultuda çözümleme çabası içindedir.

Yapılması gereken ama yapılmayanlar…

Konunun duyarlı ve/veya ilgili kamuoyunda bile bu denli sığ tartışılma düzeyi ve biçimi, bir yandan siyasal iktidarı yüreklendirmiş bir yandan da alt yapısal gereklerin yerine getirilmemesine yol açmıştır. Sözgelimi;

“orman” sayılabilecek, daha da önemlisi, sayılması ve sayılmaması gereken yerlerin belirlenmesi için gerekli veri tabanı ve yönetsel yapılar oluşturulmamış, ülkemizdeki arazilerin kullanım yeteneklerinin belirlenmesine ve arazi kullanım planlarının hazırlanmasına yönelik çalışmalar yapılmamıştır;

daha önce “orman” sayılan bir yerin “bilim ve fen bakımından orman niteliğini tam olarak…” nasıl yitirebileceğine herhangi bir somut açıklama getirilmemiş;  bu gibi yerlerin ekolojik ve toplumsal yıkımlara yol açmadan belirlenmesi sırasında temel alınacak “nesnel” ölçütler geliştirilmemiştir;

“orman” sayılan yerlerin mülkiyet sınırlarını belirleyen orman kadastro komisyonlarının üye bileşimi bu çalışmaların gerektirdiği doğrultuda düzenlenmemiş, aksine, orman kadastrosu çalışmalarının ormancılıkla uzak yakın hiçbir ilgisi bulunmayan genel kadastro ekipleri tarafından yapılabilmesi daha da kolaylaştırılmıştır;

“orman vasfını yitirmiştir” gerekçesiyle artık “orman” sayılmayan yerlerin şimdilerdeki kullanım biçimleri ve kamu yararına kullanılabilme olanak ve kısıtlarının ayrıntılı (yer/yöre, kişi, kullanılma biçimi vb) dökümü çıkarılamamıştır;

“2 B arazileri” olarak anılan yerlerin değişim değerleri gerçekçi ve seçenekli biçimde belirlenmemiştir;

yeni “2B arazilerinin” oluşumunu engelleyebilecek önlemlerin alınması bir yana bu doğrultudaki eylemleri özendirebilecek düzenleme ve uygulamalara yeni boyutlar kazandırılmış, bu uygulamalar daha da yaygınlaştırılmış ve hukuksal dayanaklara kavuşturulmuştur;

Bu nedenledir ki, 2003 yılından bu yana “2B arazilerinde” yahut “2B arazisi” olduğu düşünülen yerlerde yeni vurguncu eğilimler ortaya çıkmış, yeni “2B arazileri” üretilmiştir.

Bu aşamada yanıtlanması gereken temel sorular…

Deyiş yerindeyse, işin kolayına kaçılmadığında bu aşamada iki temel sorunun olabildiğince ayrıntılı biçimde yanıtlanması gerekmektedir:

“2B uygulaması” sürdürülecek midir?

Evet, yürürlükteki anayasal ve yasal düzenlemeler yürürlükte kaldığı sürece “2B” uygulamalarının sürdürülmesi gerekmektedir. Başka bir söyleyişle, “2B”, orman kadastrosu yapılmış olup da “orman” sayılan yerlerde bile, şimdilerdeki anayasal ve yasal düzenlemelere göre “31.12.1981 tarihinden* önce bilim ve fen bakımından orman niteliğini tam olarak kaybetmiş“ olduğu öne sürülebilecek yerlerin var olduğu öne sürüldüğünde her zaman yapılabilecek bir uygulamadır: Oysa, çoğunlukla, “2B” işlemlerinin, bittiği sanılmaktadır. Bitmemiştir. Bu nedenle, bu aşamada “2B” uygulamalarının hangi durumlarda, kimler tarafından nasıl yapılacağı yaşamsal önem taşımaktadır. Öyle anlaşılıyor ki, siyasal iktidar, yapılagelen uygulamanın sürdürülmesinden yanadır. Dahası, “2B” uygulamasını daha da kolaylaştırma çabası içindedir. Öyle ki, söz konusu alt yapısal gerekleri yerine getirmediği gibi, dahası, 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun ilgili yaptırımlarını da, “2B” uygulamasının, üyeleri arasında rastlantısal olarak bir orman mühendisinin görevlendirileceği “kadastro ekipleri” tarafından yapılabilmesini olanaklı kılacak biçimde yeniden düzenlemiştir. Bu gerçeklikler göz önünde bulundurulduğunda, “2B” uygulamasını bundan sonra kimlerin, hangi ölçütleri temel alarak yapacakları, uygulama sonucu artık “orman” sayılmayan arazilerin nasıl “değerlendirileceği sorularının yanıtlanması zorunlu olmaktadır.

Öte yandan, “2B” uygulaması sürdürülmeyecekse eğer, Anayasanın 169, 6831 sayılı Orman Kanunu’nun 2. maddesinin “B” bendinin, 2924 sayılı Orman Köylülerinin Kalkınmalarının desteklenmesi Hakkında Kanunu’nun ilgili yaptırımlarının yürürlükten kaldırılması gerekecektir. Açıktır ki, böyle bir yaklaşım, bu gereği savunmakla yetinmemeli, üzerindeki orman ekosistemleri yok edilerek yerleşme, tarım vb ormancılık dışı amaçlarla kullanılmakta olan arazilerin nasıl “değerlendirileceği”; bu duruma yol açanların nasıl belirlenebileceği ve haklarında nasıl bir işlem yapılacağı sorularını da yanıtlayabilmelidir.

“2B arazileri” nasıl “değerlendirilecektir” ?

Şimdilerde, bugüne değin “2B” uygulaması yapılarak artık “orman” sayılmayan ve bu durumu hukuksal olarak netlik kazanan yaklaşık 5 milyon dönüm arazinin nasıl “değerlendirilebileceği” sorunu çözüm beklemektedir. Daha açık bir söyleyişle; tümüne yakın bir kısmı Hazinenin mülkiyetinde olan, bir kısmı kentsel ve kırsal yerleşmelere dönüşmüş, bir kısmı tarımsal amaçlarla kullanılan, bir kısmı yeniden ormana dönüşmüş ve çok daha büyük bir kısmı da yazgısına bırakılmış durumda olan bu arazilerin nasıl “değerlendirileceği” sorusunun yanıtlanması gerekmektedir. Açıktır ki, bu, artık, bir ormancılık sorunu değildir; ekonomi politik bir sorundur. Bu sorunun çözümlenmesine yönelik çabalar sırasında konunun herhangi bir sektörel düzlemde, sözgelimi ormancılık özelinde yahut yalnızca doğanın ya da ormanların korunması boyutuyla ele alınması, yaşamsal önemde bir yanılgıdır.

Öte yandan, konu, ekonomi politik bir sorun olarak ele alındığında ise yanıtlanması gereken başka sorular da gündeme gelebilecektir. Sözgelimi; “2B arazilerinin değerlendirilmesi”, yalnızca satış yoluyla gerçekleştirilebilecek bir işlem midir? Yalnızca satış yoluna başvurulacaksa eğer,

öncelikle nerelerdeki ve hangi nitelikteki “2B arazileri” satılacaktır;

satış işlemleri kimlere ve nasıl bir yöntemle yapılacaktır;

satış işlemleri sırasında “2B arazilerinin” temel alınacak değişim değerleri yersel konumlarına ve niteliklerine göre nasıl belirlenebilecek ve gerektiğinde de nasıl güncelleştirilebilecektir;

satış gelirleri kimler tarafından, hangi toplumsal, sektörel ve yersel öncelik ve ağırlıklarla kullanılacaktır;

satış işlemleri ve satış gelirlerini kullanma süreci kimler tarafından, nasıl denetlenebilecektir ?

“2B arazileri” satış yoluyla değerlendirilmeyecekse eğer, bu kez başka soruların yanıtlanması gerekecektir. Sözgelimi;

nerelerdeki, hangi nitelikteki “2B arazileri” nasıl değerlendirilecektir,

tümüne yakın bir kısmı Hazinenin olan “2B arazilerinin” nasıl değerlendirilebileceğine kimler nasıl karar verebilecektir;

değerlendirme iş ve işlemleri hangi kurum ve/veya kuruluşlar tarafından yürütülecektir;

değerlendirme işlemleri kimler tarafından nasıl denetlenebilecektir?

Ne var ki, ülkemizde, bu soruların yanıtlanmasına yönelik çalışmalar sırasında yararlanılabilecek yeterince ayrıntılı ve güncel veri tabanı yoktur; ekolojik, ekonomik, toplumsal ve kültürel araştırmalar yetersizdir. Daha da önemlisi, ülkemizde, bu olumsuzlukların aşılabilmesini güçleştiren bir orman ve ormancılık anlayışı egemendir. Yürürlükteki ormancılık yönetsel yapısı ise kamu yararına çözümlerin üretilebilmesini ve gerektiğince yaşama geçirilebilmesini büyük ölçüde olanaksızlaştırmaktadır.

Görüldüğü gibi, hangi yaklaşımlarla tartışılırsa tartışılsın, “2B”, çok boyutlu ve karmaşık bir sorun alanıdır. Her türlü indirgemeci, kolaycı yaklaşımın bu karmaşıklığı daha da artıracağı, özellikle “devlet ormanı” sayılan arazilerde onarılmayacak yıkımlara yol açabileceği, iktidara yeni siyasal rant olanakları sağlayacağı açıktır.

Peki, ne yapılmalı?

Açıktır ki, yukarıda sorular, kamu yararının ençoklanması kaygısıyla gerektiğince ayrıntılı biçimde yanıtlanmadığında ve bu yanıtlar gerektiğince savunulamadığında “2B arazilerinin” özellikle henüz herhangi bir biçimde sahiplenilmemiş kısımları da, deyiş yerindeyse “kapanın elinde kalacaktır”. Siyasal iktidarın istediği de budur. Siyasal iktidarın temel amacı, öne sürdüğü gibi, İstanbul’daki Sultanbeyli, Antalya’daki Kepez vb yerleşmelerdeki yapılaşmış “2B arazilerini”, az ya da çok bedel alarak kullanıcılarına devretmek, başka bir söyleyişle de işgalcilerine “satmak” değildir. Siyasal iktidarın temel amacı, henüz yapılaşmamış ve/veya tarımsal amaçla da kullanılmayan ancak değişim değeri, daha teknik bir söyleyişle “arazi rantı” yüksek olan “2B arazilerini”, yerli ve yabancı büyük inşaat firmalarına satmak, TOKİ’ye ve/veya yerel yönetimlere devretmektir. Yukarıdaki sorularla birlikte bu gerçek de göz önünde bulundurulduğunda “- Ne yapılmalı?” sorusu daha da yakıcı olmaktadır. Bu aşamada öncelikle yeterince ayrıntılı ve güncel bir veri tabanının oluşturulması, gerekli bilgilerin üretilmesi zorunlu olmaktadır. Bu zorunluluk yerine getirilmediğinde anlamlı tartışmaların yapılabilmesi, gerçekçi çözümlerin üretilebilmesi olanaksızdır; en azından rastlantısaldır. Peki, bu zorunluluğu kim, nasıl yerine getirebilecektir? Siyasal iktidarın böylesi bir çabaya girmeyeceği açıktır. Bu durumda, geriye;

üniversitelerin yalnızca orman değil; iktisat, hukuk, toplumbilim, ziraat, çevre, şehir planlama vb fakülte ve/veya bölümleri,

siyasal partilerin,

ilgili demokratik kitle örgütlerinin,

konu uzmanı kişilerin

iş ve güç birliği yapabilecekleri demokratik düzeneklerin ivedilikle geliştirilmesi ve etkili biçimde işletilmesi dışında bir çözüm kalıyor mu?

***


* Kırsal Çevre ve Ormancılık Sorunları Araştırma Derneği Üyesi- ANKARA

  İletişim: oduncugil@yahoo.com

* Kamuoyuna “Fakülte Görüşü” olarak açıklanan tarihsiz metin, öğretim üyeleri Sayın Prof. Dr. Uçkun GERAY, Prof. Dr. Kadir ERDİN, Prof. Dr. Ünal ASAN, Prof. Dr. Abdi EKİZOĞLU, Prof. Dr. Sedat AYANOĞLU imzalanmıştır.

* Anımsanacağı gibi, 2007 yılında kamuoyunda “Özbudun Anayasası” olarak anılan Anayasa değişikliği taslağında bu tarihin 23 Temmuz 2007’ye çekilmesi; böylece 31.12.1981-27.7.2007 döneminde üzerindeki orman ekosistemleri yok edilerek yerleşme yahut tarım arazilerine dönüştürülmüş arazilerin de kapsama alınması öngörülmüştür