“Hayır” Demek Yetmez Hak Mücadelelerini Örgütleyelim

Mayıs sonunda pek çok TMMOB üyesinin beklentisi TMMOB  Genel Kurulu’nun ardından sonbahara kadar bir “ara” idi. Ancak yaşanan gelişmeler “ara” beklentisinin oldukça tersi yönde oldu.

Genel Kurul’da özellikle Ücretli İşsiz Mühendis Mimar Şehir Plancıları (ÜİMMŞP) Kurultayı ve Kadın Kurultayı önergeleri için “kabul edilebilir” çözüm zeminin oluşmaması, tartışmayı zamana yayma yönteminin seçilmesine sebep oldu ve genel kurulda sonbaharda “Kararlar Genel Kurulu” yapılması kararı alındı. TMMOB yönetiminde belirleyici olan anlayış ile Kurultayları başarılı bir şekilde hayata geçiren iradenin (ki bunların örtüşmediğini daha önce belirtmiştik) nasıl bir çözümde “uzlaşacağı” hala genel bir merak konusu. Gerçi Yönetim Kurulu’nda “tarihi” bir destekle seçilen Birlik Yürütmesinin böyle bir “uzlaşıyı” tercih edip etmeyeceği ise başka bir muamma…

Genel Kurul sonrası sıcak gelişmeler
Genel Kurulun ardından yaz boyunca yaşanan gelişmelere kısaca göz atmak gerekirse;

3. Köprü güzergahı açıklandı. Verilen mücadele güzergahı yaşam alanlarından uzaklaştırsa da şimdi de orman ve su alanları tehdit altında.

Madencilik alanında piyasalaşmayı arttırmayı amaçlayan Maden Yasası yürürlüğe girdi.

Nükleer Santrallar için ilk anlaşma imzalandı. İkincisi yolda…

Gıda işletmelerinde mühendis denetimini gevşeten ve gıda denetiminin ticarileştirilmesinin önünü açan Gıda Yasası Meclisten geçti.

Enerji dağıtım özelleştirmeleri tamamlanmak üzere. Ortada burjuva iktisatçılarının bile “bunun bedelini halk ve çalışanlar öder” diye yorumladığı milyar dolarlar uçuşuyor.

HES’ler tüm hızıyla karadenizin doğasını karartmaya devam ediyor. Halkın da aktif katılımı ile mücadele fiili boyuta evriliyor.

Kentsel dönüşümde Ankara’da, AKP’li Belediyeler Dikmen, Mamak, CHP’li  Belediye ise Yenimahalle’de rant için değil, halk için kentsel dönüşüm isteyen halkı evlerinden etme planları yapıyorlar.

Ve Tabii Ki Anayasa Referandumu
Elbette gölgesi biraz önce saydıklarımızın üzerini günden güne örten Anayasa referandumu, artık ülkedeki temel siyasal gündem haline geldi. Solun ve emek hareketinin ağırlıklı bir bölümü Hayır tavrında ortaklaşırken, Kürt hareketi ve kimi sol çevreler Boykot tavrını anlatmaya çalışıyor . Bir de sol açısından kayda değer bir anlam taşımayan “yetmez ama evet”  cenahı mevcut.

TMMOB de, Genel Kurul’da sonuç bildirgesine de yansıyan “hayır” iradesi ile sürece, “Hayır” çağrısı ile taraf oldu.

Anayasa Referandumu Nedir? Ne değildir ?
12 Eylül günü oylanacak referanduma dair doğrular ve doğru bilinen yanlışları vurgulamak gerekirse;

Halkı ve emekçilere yönelik pek çok olumsuz yön içermesine rağmen bir dizi sol çevrenin yanında burjuva medyanın da gayretiyle referandum, Erdoğan ile Kılıçdaroğlu-Bahçeli  arasında siyasi bir düelloya dönüştürülmeye çalışılıyor. Öncelikle bunun bir yanılsama olduğunu vurgulamak gerek.

Öte yandan referandum “kamu yararına düzenlemeler” içermiyor. Anayasa değişiklikleri içinde yer alan “yerindelik denetiminin” kaldırılması bile tek başına referandumda hayır oyu vermek için yeterlidir.

Anayasa paketinde 125. madde, öngörülen düzenlemeyle “yargı yetkisi, idarî eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlı olup hiçbir surette yerindelik denetimi şeklinde kullanılamaz” şeklinde değiştirilmektedir. Bu değişlik ile tüm hak mücadelelerinde bugüne kadar elde edilen hukuki kazanımlarının önünü açan, yasal dayanak ortadan kaldırılıyor. Geçmiş hükümetlerin olduğu gibi, AKP’nin de bir çok icraatı, kamu yararı, sosyal adalet ve çevre gibi gerekçelerle zaman zaman iptal edilebiliyordu. AKP genel başkan yardımcısı, eski bakan Hüseyin Çelik’in “yargı, yerindelik denetimi yaparak elimimizi kolumuz bağlıyor” ve “kamu yararı gibi sübjektif bir kavramla birçok özelleştirme kararı iptal edilmiştir” diye bu yüzden zırlayıp duruyordu.

Devrimci mühendis, mimar ve şehir plancıları olarak bizler ve içinde yer aldığımız odalarımız, hem mücadelelerin örgütlenmesine katkı koyarak, hem de bu mücadelelerin hukuksal olarak halkın çıkarları doğrultusunda sonuçlanması için dava açarak, taraf olmaktayız. Bu değişiklikle beraber, -özelleştirmeler, çevreye zararlı tesislerin izinleri, orman talanları, ulaşım zamları, rant amaçlı kentsel dönüşüm projeleri,  dahil olmak üzere- pek çok uygulamaya karşı “kamu yararı”na uygunsuzluk gerekçesiyle açılan davaların bundan sonra kazanımla sonuçlanamaması anlamına geliyor.

Referandum “12 Eylül ile hesaplaşma” iddiasını taşımıyor. 12 Eyülcülere dava yolu açılsa dahi kısa bir süre sonra zaman aşımı ile açılmış bütün davaların düşeceğini AKP de biliyor. Hatta bunu engellemek için Meclis görüşmeleri sırasında verilen bir önerge bizzat AKP tarafından red edildi.

Referandum “sendika seçme hakkı” vermiyor. Anayasa değişikliğinde öngörüldüğü gibi bir işçinin aynı işkolunda birden fazla sendikaya üye olması, özgürlük değil örgütsüzlük getirir.  Örgütlenmenin önündeki engeller ortadayken ve bunlar yıllardır ilerici sendikalar tarafından çeşitli etkinliklerle dile getirilmeye çalışılırken, tek amacı daha önce gıda, sağlık, orman işkollarında denediği ancak başaramadığı iktidar yanlısı sendikal örgütlenmelerin önünü açabilmek olan bu değişkliğin sendikal özgürlük olduğunu iddia etmek en ılımlı ifadeyle safdilliktir.

Referandum “grev hakkı” vermiyor. Anayasa değişikliğinde grevi yasaklayan bir madde kaldırılırken , yine Anayasada benzer bir içerikteki maddeye dokunulmuyor. Siyasal grev, dayanışma grevi gibi uygulamaların yasal hak haline geldiğine dair bir hüküm yeni anayasa paketinde yer almıyor.

Referandum “kamu çalışanına toplu sözleşme hakkı” vermiyor. Toplu sözleşme diye yutturulmaya çalışılan kamu çalışanlarının her yıl oynadıkları toplu görüşme oyununda son sözü bakanlar kurulu yerine çoğunluğu hükümet tarafından atanmış Hakem Kurulunun söylemesidir.

Referandumda taraf olmak demek “varlık” ile “yokluk”a, “siyah” ile “beyaz”a taraf olmak demek değildir. Nasıl özelleştirmelere karşı çıkmak, bugünkü devlet mülkiyetli kamu kuruluşlarını savunmak anlamına gelmiyorsa; nasıl GSS’ye karşı çıkmak, varolan sağlık sistemini baş tacı etmek anlamına gelmiyorsa; suyun ticarileşmesine karşı çıkmak,  doğal kaynakların atıl bırakılmasını onaylamak anlamına gelmiyorsa; referandumda HAYIR demek de mevcut işleyişten memnun olduğumuz anlamına gelmez. Bu demagoji, bizzat siyasi iktidarın sürdürdüğü anlamsız bir laf kalabalığında ibaret olsa da, son dönemde bu söylemi diline dolayan ilerici-sol çevrelerin varlığı da dikkat çekicidir.

Refarandumda Neden HAYIR?
Referandumda HAYIR demek, her şeyden önce meslek odalarımıza yönelik neo-liberal saldırganlığın ideolojik kılıfı olan Devlet Denetleme Kurulu (DDK) raporuna hayır demektir.

Referandumda HAYIR demek, yerindelik denetimi ile kamu yararı lehinde kazanımla sonuçlanan hukuk mücadelelerinin önünün kesilmesine hayır demektir.

Referandumda HAYIR demek,12 Eylül Anayasası özelliğini koruyan, hesaplaşma değil güncelleme olan bu değişikliklere hayır demektir.

Referandumda HAYIR demek, AKP iktidarı ile günden güne yaygınlaştırılmak istenen neo-liberal iklime hayır demektir.

Neoliberalizm Saldırıyor
Meslek Örgütlerimize DDK raporu ile bir üst perdeye taşınan neo liberal saldırganlık sürüyor. Bu saldırganlık bir yanıyla iktidar güdümündeki basın organları tarafından, bir yanıyla bizzat siyasal iktidar sözcüleri tarafından diğer yandan da neo-liberal yağmadan nasiplenen sermaye grupları tarafından devam ediliyor. Bu süreçte düşülecek en büyük hata savunma psikolojisi içinde davranmak olabilir.

Referandumda “Hayır” çağrısı yapmak; “bilimi ve tekniği emekçi halkın hizmetine sunma” iradesi taşıyanları aynı zamanda referandumun gerçek anlamını fiilen de halka anlatma sorumluluğu ile yüzyüze bırakmaktadır. TMMOB, referandum sandığına dair “Hayır” açıklaması ile aldığı inisiyatifi, neo-liberal saldırının sürdüğü her cepheye yaymak için örgütünü harekete geçirmelidir. Yapılan saldırganlıkları “vaka” bazında kınamaları aşan bir çizgi adım adım büyütülmelidir.

Referandum sonucundan bağımsız olarak TMMOB uyaran değil hesap soran, açıklayan değil engelleyen bir dili ve pratiği gündemine almalıdır. Bu hiç bir şekilde yönetim düzeyinde geçiştirilecek bir politika olamaz.  Üyelerden ve en uçtaki birimlerde başlayarak yüzünü hak gasplarından en fazla etkilenen ücretli-çalışan ve işsiz üyelerine dönerek başlatılacak bir pratik, bunun ilk adımı olabilir.

Referandumda da “Hayır” demek, TMMOB örgütü için, neo-liberalizme söylemin ötesinde pratik bir duruşu örgütlenmenin miladı kabul edilmeli ve bu yenilenme iradesi, başta Tüzük genel Kurulu olmak üzere tüm TMMOB ve Oda kurullarında değerlendirilmelidir. Örgütün yüzünü sokağa ve pratiğe dönmesinin yolu ve araçlarını tartışmak Birliğin ve Odalarımızın öncelikli görevlerinden biri olarak değerlendirilmelidir.

TMMOB, ülkesini ve üyesinin geleceğini günden güne yok eden neo-libarizme ve onun bugünkü iktidarına ancak  halkın ve doğal olarak kendi üyelerinin “insanca yaşam” talebinin mücadele örgütü olarak yanıt verebilir.