Çevre Mühendisleri Odası: “Demokratik, Katılımcı, Şeffaf Yerel Yönetimler, Sağlıklı ve Yaşanabilir Kentler İstiyoruz”

29 Mart 2009 Yerel Yönetim Seçimleri ülkemizin içine sürüklendiği siyasal ve ekonomik kriz ortamında gerçekleşiyor. Türkiye, küresel ölçekte yaşanan ekonomik krizi, “teğet mi geçti” türünden, inandırıcılığı ve derinliği olmayan tartışmalarla karşıladı. Bu arada, ülke ekonomisinin çökme noktasına gelmesi, sadece son 3 ayda 800 bin kişinin işsiz kalması, yoksulluğun yanı sıra yolsuzlukların, toplumsal çürümenin ve yozlaşmanın, içinde bulunduğumuz seçim sürecini de doğrudan etkilemesi kaçınılmazdı.

Öte yandan, Türkiye’nin Ortadoğu ve Kafkaslardaki enerji paylaşım savaşlarının ortasında olan bir ülke olarak ilişkileri biçim değiştirdi. ABD’nin “dış karakol vazifesi” verdiği AKP hükümeti, bir yandan “ılımlı İslam” rejimini tesis etmeye çalışırken, bir yandan da “one minute!” türü kabadayılıklarla yeni rejimin meşruiyetini oluşturma gayreti içine girdi.

Tüm bu tablo içinde ülkemiz, Cumhuriyet tarihinin en karmaşık ve sorunlu dönemini yaşamaktadır.

Yoksulluk, yolsuzluk ve çürüme ortamında, ülkemiz doğal kaynakları çok uluslu tekellerin insafına terk edilmekte, nehirlerimiz, derelerimiz, sularımız hem kirletilmekte hem de yabancı sermayeye peşkeş çekilmektedir. Tarım alanlarının yanlış yatırımlar ve yer seçim “politikaları” sonucu yağmalandığı bu dönemde, ormanlarımız, meralarımız adeta yasalar yolu ile tahrip edilmektedir.

Türkiye kentleri, bugün yeni göçler ve sorunlarla karşı karşıya bırakılmıştır. 1970’lerin kent ortamları dahi artık aranır, özlenir hale gelmiştir. Sermayenin beklentileri doğrultusunda, kent arsaları üzerinde yoğunlaşan özelleştirme süreci, “kentsel dönüşüm” adı altında yağma ve talan rejimine evrilmiştir. Kentlerimiz, artık emekçilerin “ötekileştiği” mekanlar haline getirilmiş, insanlar sosyal yardım adı altında dağıtılan un, pirinç, zeytinyağı gibi gıda yardımlarına muhtaç duruma düşürülmüştür. Böylece, bir yandan kentsel toplu tüketimin unsurları olan hizmetler ticaretin konusu haline gelirken, bir yandan da yoksulluğun çözümü olarak ortaya koyulan “politika” “siyasi rant ve ikbale” dönük yardımlarla somutlanmıştır.

Memleketteki yerel seçim havası, “müşterileştirme” ve “düşkünleştirme” kavramları ile açıklanabilecek bir hal almıştır.

AKP hükümeti, 2002 ve 2007 seçimleri ile birlikte, ülke gündemine getirdiği ve dayattığı kavramlar ve anayasa tartışmaları, türban meselesi, Ergenekon Davası ve benzeri süreçlerle son tahlilde “Restorasyona Uğramış Bir Cumhuriyeti” hedeflemektedir. Bu sürecin, AKP açısından, her şeye rağmen sancılı olduğu görülmektedir. “Muhafazakar Laiklik” temelinde, yeni bir rejim tesis etme hayalindeki hükümet, değişik alanlarda yarattıkları “F Tipi” örgütlenmeler ile hayli yol kat etmiş görünmektedir.

Bu noktada, yerel yönetimler, özellikle de belediyeler, “bu büyük proje”nin önemli bir sac ayağını oluşturmaktadır. 29 Mart 2009 seçimleri, sadece bu nedenle bile, özel ve ayrı bir öneme sahip görünmektedir.

Bugün AKP siyasetinin içinden, “değişerek” kopup geldiği “milli görüş” geleneği bile, bizzat hocaları kanalı ile AKP’li Belediye Başkanları için, “bunlar önceleri mücahitti, şimdi mütahhit oldular!” demektedir.

Buzdolabı yardımlarının elektriği olmayan köylere dahi ulaştığı, erzak ve kömür dağıtımları ile düşkünlerin iktidarının tesis edildiği bir yerel seçim ortamında, Türkiye’deki demokrasi güçleri açısından umudun, isyanın ve özgürlüğün yeniden inşası tarihi bir sorumluluk olarak ortada durmaktadır.

Bugün küreselleşme olarak tarif edilen ve uluslar arası sermayenin, Dünya Bankası ve IMF gibi emperyalist örgüt ve yapıların, ülkemizde uygulamaya çalıştıkları politikalar, uluslar arası yeni iş bölümü çerçevesinde, Türkiye kentlerini de emperyalist pazarların talepleri doğrultusunda biçimlendirmektedir.

Türkiye’de yıllar içinde, Sosyal ve Toplumcu Belediyecilik Anlayışı’nın ortaya sunduğu örnekler, kentsel deneyim ve başarılar, önce ANAP döneminde, bugün de AKP Belediyeleri eli ile hızla yok edilmiştir.

Ülkemizde, ne yazık ki, yerel ölçekte de gündeme gelen “kamu yönetimi reformu” ve “özelleştirme”, belediyelerin sosyal görevlerinden arındırılmasından başka bir şey değildir.

Türkiye’de, AKP’nin 6 yıllık politika ve uygulamaları, halkın katılımına ve denetimine kapalı, bir merkezi ve yerel yönetim anlayışını ortaya çıkarmıştır.  AKP’li belediyelerde, halk karar alma süreçlerinden dışlanmıştır. Örneğin, kentlerdeki emekçi sınıflar, bir yandan “kentsel dönüşüm” adı altında yaşadıkları ortamlardan uzaklaştırılırken, bir yandan da “steril” hale getirilen bu alanlar, yani işçi ve emekçi mahalleleri uluslararası sermaye için konut, iş merkezi, plaza alanları olarak pazarlanmaktadır.

Bu arada, kamuda yeniden yapılanma adı altında gündeme gelen, “yönetişimci” devlet modeli yerel yönetimlerde, özellikle de belediyelerde merkez denetimini dışlayan, yozlaştırılmış ve ticarileşmiş belediye yönetimlerini ortaya çıkarmıştır. Böylece, “küreselleşmeci” belediyeler ile doğrudan emperyalist merkezlere bağımlı, yabancı sermayenin yeni “pazar” alanlarına dönüşmüş kentler yaratılmıştır.

Türkiye’nin hızlı kentleşen bir ülke olduğu bilinmektedir. Ancak, kentleşme sürecinin sağlıksız ve çarpık nitelikleri bugün kentlerin karşı karşıya olduğu sorunların da göstergesi olarak ortaya çıkmaktadır. 1960’dan 2000’lere geçen süre içinde, kentli nüfus 7 milyondan 45-50 milyona yükselmiştir. Böyle büyük bir artış, kentlerde yaşayanların kentlileşmesini değil, daha çok “kırın kente taşınması” sorununu beraberinde getirmiştir. Bu arada, sanayileşme ve kalkınma, kentleşmenin önünde değil, arkasında kalmıştır. Bu durum ise, birçok kentsel ve çevresel sorunun da kökeni olmuştur.
Ülkemizde kent yönetiminde ve yerel yönetimler alanında, özellikle 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi ve takip eden yıllarda yapılan yasal düzenlemelerle birlikte yeni ve karmaşık bir süreç başlamıştır. Bu noktada, yerel ölçekteki kamu hizmetleri yürütülürken kamu yararı ihmal edilmiş, yıllar içinde, kentlerin imar, planlama, altyapı, ulaşım, çöp, su ve atık su gibi konulardaki sorunları çeşitlenmiş ve derinleşmiştir.     
Türkiye’de kentsel alt yapı hizmetleri, uzun yıllar boyunca ağırlıklı olarak merkezi bir kuruluş olan İller Bankası kanalı ile gerçekleştirilmiştir.
1980’li yıllarla birlikte, yeni liberal politikaların bir yansıması olarak, kentsel altyapı hizmetleri; su, kanalizasyon ve katı atık proje, tasarım ve uygulama süreçleri yabancı firmalar, merkezi denetimden uzak olan belediye şirketleri ya da özel kuruluşlar marifeti ile ele alınmaya başlanmıştır.
“Yerelleşme” ideolojisi ya da uygulaması olarak ortaya koyulan bu sürecin sonunda, “Belediye Yasa”sı ve “Büyükşehir Belediyeleri Yasa”sı değiştirilmiş, yeni yasal düzenlemeler ile birlikte, tamamen Dünya Bankası’nın plan ve programına uygun bir “yerel yönetim anlayışı” yaratılmıştır.
Bu noktada, kentsel altyapı hizmetleri ve ağırlıklı olarak çevre mühendisliği hizmetleri, kamu hizmeti olmaktan çıkarılarak, ticaretin konusu haline getirilmiştir.
Böylece, Dünya Bankası’nın hakim “yerelleşme” politikaları, kentsel altyapı hizmetlerinde özelleştirmeyi ve beraberinde uluslararası sermayenin, su konusu öncelikli olmak üzere, bu alana girmesini sağlamıştır.
Su, kanalizasyon ve katı atık hizmetleri olarak öne çıkan kentsel altyapı hizmetlerinin, bir noktada özelleştirmeye ve ticarete konu olması bugün karşı karşıya olduğumuz sorunun temeli olmakla birlikte, belediyelerin bu konudaki bilgisizliği ve yetersizliği de ayrıca üzerinde durulması gereken bir husustur.
Kentsel ortamda çevre sorunlarını, genel olarak; sağlıklı içme suyu temini, kanalizasyon ve arıtma, katı ve zararlı atıklar, yeşil alan yoksunluğu, hava kirliliği ve gürültü kirliliği gibi ana başlıklar altında toplamak mümkündür.
Özellikle büyük kentlerimizde, emekçi sınıfların yaşadığı semtlerde, içme suyu şebekesinin yetersiz olması sonucu, bu bölgede yaşayan insanlara sağlıklı su verilememektedir. Yine birçok bölgede var olan içme suyu şebekelerinin eski ve yıpranmış olmasından kaynaklı, şebekeye dış ortamdan sızıntılar olabilmektedir. Yeterli ve sağlıklı içme suyunun sağlanamaması, halk sağlığı sorunlarının ortaya çıkmasına neden olmaktadır.
Bu arada, kentlerde içme suyunun ticari bir mal olarak algılanarak özelleştirilmesi, beraberinde bir dizi sorunu da getirmektedir. Özelleştirilen içme ve kullanma suyu hizmetleriyle birlikte birim fiyatlar yükselmekte ve gelir düzeyi düşük olan kentliler şebeke suyunu, ihtiyaçları oranında kullanamamaktadır. Sonuçta oluşacak salgınlar, sadece düşük gelir düzeyi bulunan insanları etkilemeyecek, tüm kenti etkileyecektir. Bu nedenle kentsel yaşamın temel elemanlarından olan içme ve kullanma suyu hizmetleri, kamusal hizmet olarak korunmalı ve özelleştirilme uygulamalarına bir an önce son verilmelidir.
Plansız ve çarpık bir şekilde hızla gelişen kent varoşlarında kanalizasyon sisteminin yeterli düzeyde kurulamaması, önemli sağlık sorunlarını ve salgın hastalık riskini ortaya çıkarmaktadır. Ayrıca, kentsel atık suların, herhangi bir arıtıma tabi tutulmadan alıcı ortamlara (toprak, yeraltı suları, deniz, göl veya nehir vb.) bırakılması çevresel kirliliğin önemli nedenleri olarak öne çıkmaktadır.
Bu arada, katı ve tehlikeli atıklar, önemli bir sorun alanı olarak gündemdeki yerini korumaktadır. Çöplerin düzenli olarak toplanamamasından kaynaklı sokaklarda bekleyen atıklar bölgede yaşayanlar için her zaman tehdit unsuru oluşturmaktadır. Sokaklarda kalan çöpler, düzensiz ve vahşi çöp depolama alanları halk sağlığı açısından istenilen “uygulamalar” değildir. Çöplerin kent ortamından uzaklaştırılması belirli bir “atık yönetimi programı” dahilinde yapılması gerekirken, bu sürecin en önemli unsuru olan  “Düzenli Çöp Depolama Sahaları” ülkemizde yok denecek kadar azdır. Genel olarak vahşi depolama şeklinde olan çöp alanları, kentlerin hızla gelişmesiyle birlikte kentlerle birleşmekte ve büyük tehdit yaratmaktadır. İstanbul Ümraniye Çöplüğü’nde geçmiş yıllarda yaşanan felaket, Ankara’da Mamak Çöplüğü’nün durumu, ne yazık ki, bu alandaki idari ve teknik sorumsuzlukları ortaya koymaktadır. Çocukların bu alanlarda oynadığı ve hatta çöplerin geri kazanılması işlerinde gayrı resmi olarak çalıştırıldığı bilinmektedir. Yapılması gereken, bir an önce bu alanların rehabilite edilmesi, mevzuata uygun bir şekilde Düzenli Çöp Depolama sahalarının yapılmasıdır.
Hava kirliliği sorunu genel olarak düşük kaliteli yakıt kullanımı ve motorlu araç trafiğinden kaynaklanmakla birlikte, kentlerde ısınma amaçlı doğalgaz kullanımıyla birlikte azalma eğilimindedir. Ancak doğalgaz fiyatlarının çok yüksek olması, özellikle gelir düzeyi düşük gecekondu bölgelerinde düşük kaliteli kömür kullanımına neden olmaktadır. Siyasi iktidarın, yönetimde olduğu belediyeler kanalı ile yaptığı “kömür yardımları” Türkiye genelinde kentlerimizin havasını kirletmiş, hava kalitesi açısından kent ortamları nefes alınamaz hale gelmiştir.
Hava kirliliğinin kentler içinde bulunan tüm canlı ve cansız varlıklar üzerinde olumsuz etkileri olduğu bilinmektedir. Ancak etkilerin en yoğun olduğu kesim; çocuklar, yaşlılar ve solunum rahatsızlığı bulunanlar olmaktadır. Ülkemizde, bu konuda sağlık merkezlerinde yeterli kayıt bulunmadığı için, yeterli bilgi elde edilememektedir.
Türkiye’de gürültü kirliliği konusunda yeterli araştırma bulunmamaktadır. Kentlerde yaşayan yurttaşlarımıza bu konuda bir eğitim verilmediği için, yurttaşların da yeterli bilinci bulunmamaktadır. Gürültü kirliliğinin temel kaynaklarını; trafik ve kent içinde bulunan sanayi tesisleri oluşturmaktadır.
Yukarıda genel hatları ile sıralanan kentsel çevre sorunları, plansız sanayileşme ve çarpık kentleşmenin sonucu olarak ele alınmak durumundadır. TMMOB Çevre Mühendisleri Odası, bir yerel seçim arifesinde, kent ortamındaki sorunları görünür kılmayı, bilimden, emekten ve halktan yana bir yerel yönetim için ön koşul olarak görmektedir. Bu sürecin devamında ise görünür kılınan sorunların, bilimin ışığında halkla birlikte verilecek bir mücadele ile demokratik bir yerel yönetimin tesis edilmesi gereği açıktır.


Sonuç olarak, Kent Havasının İnsanı ve Toplumu Özgür Kılabilmesi, Öncelikle Kolektif Üretim ve Kolektif Tüketimin Emekçiler İçin Yeniden Örgütlenmesi İle Mümkündür.


29 Mart 2009’da Tüm Mümkünlerin Kıyısındayız!
Bu nedenle, Geleceğimiz ve Çocuklarımız İçin;

SAĞLIKLI KENTLER, DEMOKRATİK YEREL YÖNETİMLER İSTİYORUZ

SAĞLIKLI YAŞAYABİLECEĞİMİZ, SAĞLIKLA YAŞLANABİLECEĞİMİZ KENTLER;

HAVASININ SOLUNABİLDİĞİ, SUYUNUN İÇİLEBİLDİĞİ, ÇÖPSÜZ, KOKUSUZ, GÜRÜLTÜSÜZ KENTLER;

ENGELLİLERİN DE KENT YAŞAMINA KATILABİLDİĞİ, “ENGELSİZ” KENTLER;

MEYDANLARI, SOSYAL YAŞAM ORTAMLARI OLAN KENTLER;

YEŞİL ALANLARIN ARTTIĞI, KENT ORMANLARININ OLDUĞU KENTLER;

ÇOCUKLARIN SOKAKLARINDA VE PARKLARINDA GÜVENLE OYNAYABİLDİĞİ KENTLER;

TARİHİMİZE, KÜLTÜREL DEĞERLERİMİZE, DOĞAL VARLIKLARIMIZA SAHİP ÇIKILAN KENTLER İSTİYORUZ!

KENTLERİMİZDE HERKES İÇİN PARASIZ SAĞLIK, PARASIZ EĞİTİM, PARASIZ ULAŞIM İSTİYORUZ!

OTOMOBİLLERİN DEĞİL, YAYALARIN KENTLERİNİ;

KENTSEL DÖNÜŞÜM, RANT VE YAĞMANIN DEĞİL,
SOSYAL VE SİYASAL DÖNÜŞÜM VE DEĞİŞİMİN KENTLERİNİ İSTİYORUZ!

SÖZ VE KARAR SAHİBİ OLMAK İÇİN
KENTLERİMİZDE KATILIMCI YÖNETİMLER İSTİYORUZ.

SALTANATIN DEĞİL,
HALKIN İKTİDARINI İSTİYORUZ!


TMMOB Çevre Mühendisleri Odası
Yönetim Kurulu