Politeknik Yazıları
Çalışma Yasalarında Mühendisler-Mimarlar - Ertuğrul Bilir PDF Yazdır e-Posta
Perşembe, 04 Mart 2010 11:08
Devamını oku...
 
Kamusal hizmet ve yatırımların tasfiyesinin doğal sonucu: Seller ve Sellerin Afete Dönüşmesi - Gökhan MARIM PDF Yazdır e-Posta
Salı, 23 Şubat 2010 09:06
Devamını oku...
 
Makina Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi’nde Genel Kurul Tavrımız- Ertuğrul Bilir PDF Yazdır e-Posta
Cuma, 15 Ocak 2010 23:58
Devamını oku...
 
Planlı Sanayileşme ve Kalkınma ! Yada Ezber Bozmak - Neriman Usta / Elif Güven PDF Yazdır e-Posta
Cuma, 11 Aralık 2009 23:56

14-15 Kasım 2009 tarihlerinde İTÜ Mustafa Kemal anfisinde gerçekleştirilen TMMOB Ücretli İşsiz Mühendis Mimar ve Şehir Plancıları Kurultayında,  Kurultay yürütme kurulunca hazırlanan karar taslak önerileri broşüründe  “özelleştirmenin mühendis mimar ve şehir plancıları üzerindeki etkileri” başlığı altında tek madde olarak yer alan “TMMOB, emperyalist bağımlılık ilişkilerinin bütün yönlerine karşı mücadeleyi; ülke kaynaklarına, bağımsız bir bilim ve teknoloji politikasına dayalı, planlı bir sanayileşme ve kalkınma hamlesinin örgütlenmesini savunur; özelleştirmeye karşı, geçmişte özelleştirilmiş kuruluşların yeniden kamulaştırılması içine alacak biçimde mücadele ederek kamu kesimi yatırımlarının sanayileşme ve kalkınmaya temel oluşturulması talebini etkinleştirerek sürdürür.”  şeklindeki karar önergesi,  uzun tartışmalar sonucunda reddedildi.

Devamını oku...
 
Neoliberal Yıkımdan İnsanca Yaşama Doğru* - Hayati Can PDF Yazdır e-Posta
Salı, 17 Kasım 2009 13:29

“Değişmeyen tek şey değişimdir” F. Engels

Bugün en temel görevimizin içinde yaşadığımız dünya, bölge, ülkemiz ve örgütümüz olan TMMOB’nin hangi değişime uğradığı ve nereye doğru evrildiğinin görülebilmesidir. Yani değişimin yakalanması ve yeni dengeler içinde değişimin nereye ve nasıl sağlanacağının saptanmasıdır.

Devamını oku...
 
İdeoloji ve Politika - Mühendisler ve Odaları - I - Armağan Öztuksavul PDF Yazdır e-Posta
Perşembe, 29 Ekim 2009 13:41
Devamını oku...
 
HES Süreci Su Hakkı Bürolarını Bekliyor - Gökhan MARIM PDF Yazdır e-Posta
Perşembe, 08 Ekim 2009 19:46

Şu an neredeyse tüm Türkiye’nin derelerinde inşaat var.
Ne mi yapılıyor?
Nehir tipi hidroelektrik santraller.
Yani derede akan suyu çeviriyorlar sonra suyu uygun bir yükseklik sağlanacak yere kadar tünel ya da açık kanal ile taşıyorlar. Sonra da suyu oradan, potansiyel enerjisini elektrik enerjisine çevirecek biçimde santral binasına gönderiyorlar.
Peki, bu nehir tipi santralleri kimler yapıyor?
2003 yılında çıkarılmış bir yönetmelikle özel sektör.
Yani Türkiye’nin tüm dereleri, 2003 yılından bu yana özel şirketlerle yapılan su kullanım hakkı anlaşması ile satılıyor.  

26 Haziran 2003 tarihli ve 25150 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan “Elektrik Piyasasında Üretim Faaliyetinde Bulunmak Üzere Su Kullanım Hakkı Anlaşması İmzalanmasına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik” ile derelerdeki su kullanım hakkı özel şirketlere devrediliyor. Böylece yaklaşık olarak 2000 hidroelektrik santral projesinin özel sektör tarafından yapımı planlanıyor.

Dikkat edilirse; hemen her gün özellikle Karadeniz Bölgesi’nde yapılmaya başlanan HES’ler ile ilgili haberler basında yer alıyor. Bazen bir çevre örgütünün açıklamaları yer buluyor basında; bazen yöre insanının kitlesel eylemi ekranlara yansıyor. Dere halkları platform kurmaya çalışıyor, bazı yerlerde davalara açılıyor bazı yerlerde kitlesel eylemler düzenleniyor. Açılan davalar sonucunda inşaatı durdurulan birkaç HES dışında süreç işlemeye devam ediyor. Açıkçası bir bütün olarak kimse ne yapacağını bilmiyor; merkezi-politik bir programdan söz etmek ise imkânsız.

Türkiye hidroelektrik potansiyelinin sadece yüzde 30’lar mertebesinde kullanabiliyor. Hidroelektriğin Türkiye’deki gelişimi incelendiğinde ise görülen şudur: 1989’larda Türkiye’nin toplam elektrik ihtiyacının yüzde 60’ı hidroelektrikten sağlanırken, bugün bu oran yüzde 27’ye gerilemiştir. Şu an da Türkiye’nin enerji ihtiyacının yaklaşık yüzde 43’i doğalgazdan, yüzde 27’si hidroelektrikten, yüzde 26’si kömürden, geri kalan yüzde 4’lük bölüm ise fuel oil’den karşılanmaktadır. 1995 yılından bu yana doğalgazdan enerji üretimi yüzde 15 artmıştır. Yani, Türkiye’nin enerji üretimi doğalgaza bağımlı haldedir.  

Türkiye’de hidroelektrik potansiyelin geliştirilmesi, doğalgazın yarattığı bağımlılığa son verilmesi ve nükleer enerjiye ihtiyaç duyulmaması açısından gereklidir. Çünkü hidroelektrik enerji kaynağı, doğal kaynaktır ve fiyatı,  petrol ve doğalgazdan bağımsızdır. Hidroelektrik enerji kaynağı yenilenebilir enerji kaynağıdır; doğaya en az zarar veren enerji kaynaklarındandır.

Ancak Türkiye’de, özellikle de Karadeniz Bölgesi’nde yapılmaya çalışılan, hafriyatların dere yataklarına döküldüğü, yok yere binlerce ağacın katledildiği, dere sularının tamamen kesildiği hidroelektrik santrallere, yenilenebilir enerji kaynağı demek pek mümkün değildir. Dere sularının satışa çıkarıldığı bu santraller vasıtasıyla doğal kaynaklar halkın yararına kullanılıyor demek ise imkânsızdır.

Şimdi düşünelim: Yıllar boyu tarlanızda, bağınızda, bahçenizde kullandığınız derenin suyu bir gün kesiliyor. Çünkü sizin kullandığınız su, “Su Kullanım Anlaşması” ile bir özel firmaya satılmış. Bu yapılırken, ne size sorulmuş ne de sizden izin alınmış.  

Özel sektörün nehir tipi santrallere ilgisi her geçen gün artıyor. Çünkü çok iyi biliniyor ki enerjiye gerekli ve yeterli yatırım yapılmadığı için enerji ihtiyacı her geçen gün artıyor. Dolayısıyla da enerji sektörü, kritik önem arz ediyor.

Firmalar, nehir tipi santrallerde ürettikleri enerjiyi Türkiye Elektrik Ticaret ve Taahhüt A.Ş kurumuna satıyor. Yapılan yatırım 8–9 senede amorti ediliyor. Geri kalan 40–41 sene santrallerin getirisi firmaların kar hanesine yazılıyor. Bu nedenle inşaat dışında faaliyet gösteren bazı firmalar da HES işine giriyor. Bu firmalar karı garanti altına almak amacıyla her türlü yol ve yöntem deniyor.

Yöre halkının projeye tepkisi bulunuyor ama bu tepki, yatırım ve istihdam masalı ile azaltılmaya çalışılıyor; “HES gelecek işsizlik bitecek!”

Yapım ve işletme sürecinde bir çeşit “koruculuk” sistemi yerleştirilmeye çalışılmasının, derelerin yaygınlığı düşünüldüğünde, ne gibi sonuçlara yol açacağı üzerine kafa yormamız gerekiyor. Özellikle Karadeniz’in en ücra köşesinde “korucularla” karşılaşmak hoş olmasa gerek.

Yöre halkının ise kafası oldukça karışık. Kimin ne söylediği belli değil. Dere platformları alternatif olarak eko-turizmden başka bir şey öneremiyor. Yöre halkı arasında, ‘bu işi solcular kaşıyor’ yönünde görüşler bulunuyor. Bazı sivil toplum kuruluşları, ‘bu işler yapılacak yapılmasına, bari doğru düzgün yapılsın’ diyor. Hükümet ise ‘su akar Türk bakar, sözünü tersine çevireceğiz’ diyerek projeleri savunuyor.  Sonuç olarak HES süreci sermayenin lehine işliyor.

Peki, HES’lere yönelik başka bir mücadeleyi, bütünlüklü bir mücadeleyi hayata geçirmek, herkesin algısını değiştirecek bir politik hat oluşturmak mümkün mü?

Evet, mümkün. Deneyim de var aslında; Dikmen’de, Mamak’ta, Arızlı’da…
      
Türkiye’deki tüm dereler Dikmen, Mamak, Arızlı olabilir. Mamaklıların barınma hakkı var da İkizderelilerin, Meydancıklıların, Fındıklıların, Munzurluların… su hakkı, enerji hakkı, çevre hakkı yok mu?
 
Dere halkları, taleplerini hak temelli geliştirebilir. Yüzyıllardır yatağında akan derede onların da su alma hakkı var; o sudan elde edilen enerjide onların da hakkı var. Ama bu haklarını alabilmeleri için merkezi ve politik bir hattın örülmesi gerekmektedir ki bunun ilk adımı Su Hakkı Büroları kurularak atılabilir.

Yani, HES süreci çok geç olmadan Su Hakkı Bürolarını bekliyor.       

 

Gökhan MARIM - İnşaat Mühendisi

 
Değerli Boğaz ve İstanbul Dostu,- Hayati Can PDF Yazdır e-Posta
Çarşamba, 23 Eylül 2009 12:56
Devamını oku...
 
Ayamama, Küba ve Bilim - Armağan Öztuksavul PDF Yazdır e-Posta
Perşembe, 10 Eylül 2009 09:45
Batı ve Doğu Karadeniz’de yaşanan felaketlerden sonra sel, İstanbul ve Trakya’yı da vurdu. Onlarca emekçi insanın yaşamını yitirmesi çok acı. Yüreğimizi yakıyor. Bütün bunları düşünürken Cemal Saydam hocanın daha 3 Eylül 2009 tarihinde, yani felaketten 5-6 gün önce gönderdiği uyarı mektubu aklıma geldi. A. Cemal Saydam, Hacettepe Üniversitesi profesörlerinden. Meteorolojik olaylarla Sahra tozları ilişkisi üzerine yıllardır bir şeyler yazar. Bu tezi yavaş da olsa giderek kabul görüyor. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın TÜBİTAK Bilim Kurulu üyeleri ile başkanını bir defaya mahsus olarak atamak üzere yasa çıkarmasıyla başlayan süreçte, TÜBİTAK başkan yardımcılığından istifa etmişti. 

Cemal Hoca, kendi e-posta grubunda da hoş sohbet yazılarla uyarılar gönderir. Yaptığı analizlerdeki isabet inanılmaz derecededir. 2006 yılı Şubat’ında İstanbul için birkaç gün önceden "Pazartesi günü çocuklarınızı okula göndermeyin, kar yağacak" gibi bir şeyler yazmıştı. "Durum pazartesi sabah biraz daha idare eder gibi görünse de yetkililer okulları tatil etmezler ise öğlen vakti yanlış yaptıklarını görecekler ama iş işten geçmiş olacak" diye de eklemişti. Güzel bir hafta sonundan sonra Pazartesi saat 10 gibi kar yağmış arkasından aynen dediği gibi okullar tatil edilmiş, çocukların dönüşü ve çalışan anne babaların çocukları karşılaması falan büyük sorun olmuştu. Bunun üzerine Prof Dr. Gediz Akdeniz, “sizde ayrıca kahinlik de mi var hocam” diye nükteyle sormuştu. Cemal Hoca'nın bu tür sorulara önceden verilmiş bir cevabı var: “Türkiye'deki yöneticilerin zihniyetinin bilim ile ne kadar ilgili olduğunu biliyorum.” 

Cemal Hoca, 3 Eylül tarihinde gönderdiği mektubunda da özellikle İstanbulluları uyarmıştı. “8 Eylül Salı sabah saatlerinden itibaren yağış başlayacak ki ne başlayış, yağacak yağacak ve de yağacak.” Ve devam ediyor hoca: “Salı'dan sonra her gün yağış beklenmekte kimi zaman bardaktan, kimi zaman kovadan, kimi zaman da bidondan boşalırcasına. Umarım bunlarda yanılırız ve bardaktan boşalır yağmur ama durum şimdilik böyle ve haberiniz olmasında da yarar çok. (…) Dere yatağında yerleşenler işi gücü olanlar da tetikte olsun bu seferki öngörüler yağışın oldukça etkili geleceği şeklinde.” 

… 

Küba'nın geçen yıllarda üst üste yaşadığı kasırgaların boyutlarına, büyüklüğüne bakın. 2005 Katrina kasırgası ulaşmadan önce, bir buçuk milyon kişinin riskli bölgeden tahliye edilebilmesini hayal edin. On binlerce konutun yerle bir olmasına rağmen can kaybının olmamasını hatırlayın. Tahliye edilen Kübalıların temel ihtiyaçlarının karşılanmış olduğunu ve kayıplarının toplumsal güvencede olduğunu düşünün. Bir de 2010 kültür başkentinde yaşananlara bakın. Dere kenarındaki işlerine giderken ölen işçiler, dere kenarındaki TIR’larda uyuyan emekçiler ve diğerleri… Felakete uğrayanların yardım çığlıkları… Selde sürüklenen malları toplayıp götürmeye çalışanların görüntüleri… 

Elbette Katrina kasırgasının ABD’de yarattığı büyük can kaybını, çeşitli eyaletlerdeki felaketzedelerin maruz kaldığı rezalet ve sefaleti de unutmayın. ABD hükümetinin büyük risk altındaki New Orleans halkına yaptığı uyarı “kasırga geliyor, kaçın” biçiminde oldu. Parası olan kaçtı. Kalanlar ya öldüler, ya da günlerce kurtarılmayı beklediler. Sonunda aç susuz kalıp marketlere saldırdıklarında askeri birlikler, tanklarla yoksullara müdahale ettiler. Bilimin ve toplumsal yararın değil, yağmanın, talanın ve akıl dışılığın düzeni işte tam da budur. 

… 

1999’da 22-30 Kasım tarihileri arasında, MAI ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu olarak, "Küreselleşme Karşıtı Yürüyüş" yapmıştık. Küreselleşme ile yıkım sonuçlarının görüldüğü, Marmara ve Ege bölgelerindeki noktalarda eylemler etkinlikler düzenleyerek Dünya Ticaret Örgütü'nün Seattle'daki toplantısını protesto etmek için, 9 günde Ankara'ya gittik. Özelleştirilmek istenen fabrikaların, serbest bölgelerin, doğa katliamı yapılan yerlerin önünde eylemler yapıp yerleşim merkezlerinde salon toplantıları yaptık. İstanbul'da iki durağımız vardı. Biri Ayamama deresi çevresini EGS Holdingin rant amaçlı talan etme planı nedeniyle, Ayamama Deresi yakınında yapılacaktı. Bu yüzden dereye ve Holding binasına da çok yakın bir yerde olan Yenibosna Metro istasyonunu seçtik. Diğer basın açıklaması ise kapatılmak istenen –ve sonradan kapatılan- Beykoz Deri Fabrikası'nda olacaktı. Metro istasyonunda toplanmayı beklerken, oradaki bir tavukçu dükkanından birileri ve TIR garajının serseri kılıklı görevlileri bizim otobüsümüzü bahane ederek gerginlik çıkarmaya çalıştılar. O zaman da TMMOB Yönetim Kurulu üyesi olan Cemalettin Küçük arkadaşımızı itmeye başladıklarında, kendimizi korumaya çalıştık. Saldırgan tavukçulardan birinin burnu kırıldı. O da gitti dükkandan satır alarak yeniden bize saldırdı. Sonuçta polis bizi gözaltına aldı. Saldırganlar hastaneden karakola geldiklerinde araçlarındaki üç hilali fark ettik. Ertesi gün Hürriyet'te çevreciler esnafı dövdü diye haber çıktı (*). (Sonuçta Beykoz'daki eyleme de yetişemedik. Gerçi orada işçilerle birlikte basın açıklamasını yapan tek arkadaşımız da gözaltına alındı, ama sıradan vakaydı bu…) O gün basın açıklaması yapabilseydik, Ayamama deresi çevresindeki yapılaşmanın yarattığı risklere dikkat çekecektik. Küreselleşme ile hızlanan yağmaya dur denmesini isteyecektik. Bilime ve tekniğe önem verilmesini talep edecektik. 

… 

Nereden nereye, bugün Ayamama deresi taştı onlarca kişi öldü. Her şeyi kâr ve rant penceresinden "değerlendiren" kapitalizmin, doğayı mahvetmesinin sonuçlarından başka bir şey değil. 

Bu felakette iki boyut var, biri TMMOB ve bağlı Odaların dikkat çektiği gibi, plansız kentleşme, altyapı sorunları, yoksulluk, bilim ve tekniğe önem verilmeyişi bu türden doğa olaylarının yıkıcı etkisini arttırıyor. Felaketin diğer boyutunda bir risk planlamasının olmayışı var. Bir risk planlaması olduğunda buna uygun önlemleri almak mümkün olabilir. Mevcut durumda dahi, doğa olaylarını -en azından insan kaybını azaltarak- felakete dönüştürmemek mümkün, ama bunu yapamayan yönetimler son olayda da görüldüğü gibi, suçu ölenlere atmaktadır. 

TUBİTAK’ı ele geçirilecek bir mevzi olarak gören zihniyet, bilim insanlarını tasfiye etti, Darwin’e sansür uygulayabilen bir bilim kurumu oluşturdu. Oradan tasfiye edilen bilim insanları sorumlulukları gereği, hala bilimsel öngörülerle halkı uyarmaya çalışıyor. Bilim ile ilgisi olamayan merkezi ve yerel yönetimler ise, talanlarının ve aymazlıklarının, suçunu dere yataklarına yerleşen halka atmaya çalışıyorlar. Yaşanan felaketlere takdir-i ilahi deyip halkı kandırmaya çalışıyorlar. Çok daha büyük bir felaket yaşayan, ama takdir-i ilahi demeden önlemler alan sosyalist Küba’da halkın burnunun bile kanamamasını açıklayamıyorlar. 

Ama ben şimdi o tavukçuları ve TIR garajı görevlilerini de düşünüyorum. Bir gün acaba o gün salladıkları satırın yaşanan felaketle ilgisini kurabilirler mi? O günü acaba sosyalizmden önce görebilecek miyiz? 

İşçi sınıfının başı sağolsun! 


Armağan Öztuksavul
Makina Mühendisi 


* Hürriyet İstanbul'da çıkan haber yalanlara doluydu. TMMOB Yönetim Kurulu üyesi Cemalettin Küçük'ü otobüs şöforü olarak sunması da bunlardan biriydi. Küçük yalanlarla ilgili gazeteye tekzib gönderdi ve yayınlandı. Olay, muhtemelen önceden hazırlanmış ya da kışkırtılmış kişilerin bir provokasyonuydu.
 
<< Başlat < Önceki 1 2 3 4 Sonraki > Son >>

Sayfa 1 > 4
 
 

Yayınlar


 

Kimler Çevrimiçi

Şuanda 14 konuk çevrimiçi