Kırsal sosyolojideki modernite hazzı ve Ordu seli – Onur Gülbudak (Gaia Dergi)

Doğu Karadeniz illeri, sanki bir nöbet sistemindeymişler gibi, sırayla, her yıl bir tanesi, bir sel travması geçiriyor. Genel olarak nedenler birbirine çok benzer ve elbette bu nedenler esas olarak, doğaya yönelik rant temelindeki müdahalecilikten kaynaklanıyor. Ve elbette HES, sahil yolu blokajı, dere habitatı üzerine konut/sanayi yerleşkelerinin inşa edilmesi, çarpık köprü yapılaşması, yani selin “bir insan tasarrufu olarak” afet kimliği ile buluşmasına neden olan temel etmenler devlet/sermaye ekseninde gelişiyor.

Ne var ki, bu endüstriyel operasyonları tartışırken girdiğimiz teknik girdap, dere/orman/toprak üzerinde kitlesel olarak tahribat yaratmanın arka planındaki zihin haritasını gölgede bırakıyor.

Doğa-insan çelişkisi ile ilgili güncel tartışmada, kabaca rant /para kazanma motivasyonu teorik bir doğru olmakla birlikte, bu motivasyona ardışık olarak oluşan kültürel nosyon rant sahiplerinin çok ötesinde halk tabakalarını da tesiri altına aldı.

Bu “modern” motivasyon, otantiğe en yakın yaşam bağlamlarına (mesela yaylalara) kadar şu hisle geldi:“Teknik olarak her şey mümkün. Elektrik var, beton var, makine var, dozer var.” Buradaki “her şeyin mümkünlüğü hissi” sosyolojik krizin temel ekseni aslında.

Modern müdahale mümkünlüğü
Özellikle son 10 yılda köylülerde yalnızca endüstriyel olanakların yarattığı konfor talebini ve memnuniyeti değil, duygusal olarak da endüstriyel müdahale araç/eylem ve projelerinden haz alma eğilimini izliyorum. Bir yolun kepçelerle hoyratça yarılmasını ve ağaçların köklenmesini, kendi derelerinin betonla doldurulmasını iştahla izliyor, büyük iş makinelerini hayranlıkla seyrediyorlar. Her şeyin modern müdahale ile “mümkünlüğü” özellikle köylük bölgeleri büyülüyor.

Özellikle son 15 yılda, ülkedeki yapılaşma ve inşaat tahribatını daha çok kentsel alanlar üzerinden çalışsak da, Doğu Karadeniz köylerindeki yapılaşma, yer yer şehirlerde kentsel dönüşüm araştırmaları yapanları dahi şaşırtacak düzeyde. Son 10 yıl, Karadeniz kırsal sivil mimarisinin yaşadığı sert dönüşüm açısından muhtemelen dikkat çekici bir akademik veri olacaktır. Son 30 yılda doğu Karadeniz köylerinde geleneksel evlerin yerine geçen beton ev inşaatları, son 10 yılda baş döndürücü bir hızla çoğaldı, köylerde yaylalarda apartman tipi yapılar yaygınlaştı. Burada altı çizilmesi gereken, bu mimari “ihtiyaç” değişkeni ile de gelişmiyor, (zira köylerimizde bir nüfus patlaması yaşamıyoruz), kentlerdeki gibi bir rant saiki ile de yol bulmuyor.

1200 km asfalt
Selin yaşandığı Ordu’da belediyenin en etkili propagandası köylere yapılan toplam 1200 km’lik asfalt yollardı. Köylere devasa iş makineleri sokularak, modernitenin doğa karşısındaki zaferi ispata kalkışıldı, günlük hayatın arasına modern-kalkınmacı bir cüsseyle ve “her şeyin mümkünlüğü” ile dalınarak gövde gösterisi yapıldı. Bu yollar yapılırken akarsuların konumlarının, davranış eğrilerinin, yağmurun karakterinin hesaplanmaması köylülerin umrunda olmadı. Dahası, coğrafyaya, her türlü ama her türlü müdahale edilebilir olmasını, gerektiğinde (!) modern otoritenin her şeyi dümdüz edebiliyor olmasını hayranlıkla izlediler.
ordu1

Devletin, doğa ile çelişkisinde, sahip olmak/mağlup etmek/ iktidar olmak, “gerektiğinde dümdüz etmek” iştahını yakından izleyen kırsal bölge insanı, bir tür psiko-transfer ile makine, beton, elektrik üçgeninde doğa üzerindeki iktidarın hazzını yaşama eğilimine girdi. (Bu arada, “betonun”, bir gösterge değeri haline gelmesi ve tüketimindeki karakter itibariyle bir post-modern haz unsuru olduğu da düşünülebilir)

Barınma, ulaşım, tarım konularında her bir insan öznesinin doğa karşısında bir iktidar haz odağı olması, yani, kırsal yaşamdaki dönüşümün arkasında yalnızca “ihtiyaç” değişkeninin olmaması sel tartışmalarının kanımca çok önemli ama yeteri kadar deşifre olmamış bir ayağıdır.

Doğa karşısında çaresizlik geçmişi
Tarihsel olarak mağduriyet hikâyeleri olan, doğa karşısında çaresizlik geçmişi olan, doğa ile çelişkileri çok yakın zamana kadar (ve ülkedeki diğer bölgelerden daha uzun süre) insan aleyhine sonuçlanmış bir sosyolojide “mümkünlük” ile oluşan haz motivasyonunu sel tartışmalarının bir ekseni olarak tartışmak isabetli olacaktır.

Öyle ki, her şeyin mümkünlüğü hissi üzerine kurulu modern paradigma köylük alanlarda göz boyarken, insan-doğa çelişkisinin kesin bir şekilde insan lehine sonuçlandığına yönelik zafer hissi, kırsal yaşantıyı hızlı şekilde organize etti ve köylük bölgelerdeki insanları bu paradigmanın bizzat uygulayıcısı haline getirdi.
ordu2

Bu yüzden, Karadeniz’de doğanın sermaye ve devlet eliyle talanı kadar, bu talanın yarattığı psikolojik tahribat ve ardından oluşan “yerel tahribat kültürü”nün “afet” tartışmalarına katılması gerektiği inancındayım.
Örneğin, bu son Ordu selinde dere yataklarına uzak bölgelerde de taşkınlar çok etkili oldu. Bunun elbette yine en önemli nedeni, derelere yönelik müdahaleler nedeniyle yer altı ve yer üstü sularının kaçış yolları araması, yer değiştirme eğilimine girmesi idi.

Büyük kısmı kurudu
Ama bir diğer önemli nedeni ise, çok ama çok yerel olan küçük “akar”ların önlerinin köylüler tarafından kapatılmasıdır. Bazı arazilerle, bahçelerle birlikte anılacak kadar lokal olan bu akarlar, bölgedeki yerel dereleri besleyen, yakın tarihte de içme suyu ihtiyacını karşılayan kaynaklardı. Son 20 yılda bu akarların büyük kısmı kurudu. İnsanların gözleri beton teknolojisi ile kamaşırken, bir zamanlar tek yaşam kaynakları olan bu akarları unuttular, üstlerinden beton yollar geçirdiler, hatta bu yatakları tamamen kaldırarak modernitenin olanakları ile yatakların iki yakasında kalan bahçelerini birleştirdiler. Oysa yağmurun fihristinde, yeri geldiğinde kullanmak üzere, bu yüzlerce akarın adresleri tek tek kayıtlıydı. Yeri geldi, kullandı.
ordu3

Bir yandan akarları yaşamlarından çıkarırken, diğer yandan beton teknolojisinin, dozer kepçe gücünün ihtişamı ile riskli tapografyalara evler inşa ettiler, dahası, doğa karşısında, bundan böyle her yere yapı kondurabilecek bir üstünlüğe sahip olduklarına inandılar; kendi elleriyle taşkın suyunun 10 misli hızlanmasına neden olan gereksiz beton yollar yaptılar; hatta harman yerlerini betonladılar. Sondaj ve hidrofor teknolojilerine yaslanarak yer altı yer üstü suları ile oyuncak gibi oynadılar; “yerel yerleşke”nin kurallarını, köy yaşantısının ekolojiyi gözeten teamüllerini, her şeyin mümkünlüğü fikrinin verdiği haz ile göz ardı ettiler.

Doğa karşısındaki kesin zaferden o kadar emin oldular ki, yalnızca 15 yıldır akmayan ırmaklara “eski dere” demekte beis görmediler.

Bir hafta öncesine kadar o kuru derenin üstünden geçerken hüzünlenirdik. Hüzünlenmeyi bile unuttukları doğadaki bu en yakın dostlarının, o eski (!) derenin, şimdi tanık olmadıkları bir coşkuyla “kendini bulması” karşısında şaşkınlar. O dere çok sevdikleri sanayi bölgesini sular altında bıraktı.

Sel-zarar ilişkisi
Özetle, sel olayında devletin sorumluluğunun altını çizerken, meselenin bunun epeyce ötesinde olduğunu kabul etmek ve her yıl doğu Karadeniz’in başka bir ilinde bir yerleri dümdüz eden sel konusunda çözüm geliştirirken bu “kitlesel modern haz değişkeni”ni hesaba katmak durumundayız.

Fatsa – Ordu arasındaki selin yarattığı tahribat, daha önce Doğu Karadeniz’de yaşanan diğer örneklerde olduğu gibi “sel-zarar” ilişkisini öne çıkardı. Bu elbette anlaşılır, zira, çaresizlik ve üzüntü tam da bu koordinat üzerinden geçiyor. Ne var ki, “Selin verdiği zarar….” diye başlayan cümleler, selin aslında derenin olağan bir hali olduğu, dere eğer özgürse, kendi fazla suyu ile pekala baş edebileceği gerçeğini, “zarar”ın aslında insanın tercihi olduğunu, yoksa zarar ziyan kimliği ile derenin yan yana gelmesinin zor olacağını unutturdu.

Diğer yandan, selin ne de estetik bir şey olduğunu, derenin kendini düzenlemeye çalışırken yaşadığı heyecanın keyifli bir seyirlik olduğunu da unutturdu.

Oysa can sıkıcı sonuçlarına karşın, dere objektif olarak bozuk düzene ayar veriyor, bu güce minnetle…