Aramıza savaş girmesin, barışı konuşalım – Ekin Sarıca / Duygu Coşkun

80’li-90’lı yıllarda doğduysanız ve az da olsa politik bir çevreniz varsa, Türkiye’nin yakın tarihine dair yüksek olasılıkla duyduğunuz, dinlediğiniz günler, olaylar hatta katliamlar vardır.

İlk olarak bu olayların ne kadar korkutucu olduğuna erer aklımız. Birileri çeşitli sebeplerle başka insanların canını yakmıştır. Acısı, hüznü yanı başımıza kadar gelir. Her anıldığında, bir türkü dinlendiğinde, şiir dillendirildiğinde yüzlerine gölge düşer çevredekilerin.

Bunlardan biri Sivas Katliamı’dır. Televizyonda haberlerinin yayınlanışı çocukluğumuza denk gelse de Aziz Nesin’in merdivenlerden aşağı sürüklenişi hafızalardan kolay kolay silinmeyecek sahnelerdendir. Gerici ve mezhepçi politikalar nedeniyle gerçekleşen katliamda 35 insanın yanarak veya boğularak can verişini aklımız almaz. Katliama doğrudan ya da dolaylı iştirak edenlerin her biri adına ayrı ayrı utanç duyarız insanlığımızdan. Bugün bile Alevi olduğunu gizlemeyi ya da doğrudan konusu açılmadıkça bahsetmemeyi ‘tercih eden’ komşularımız, iş arkadaşlarımız vardır. Bir diğeri ise yakın zamanda yine hatırladığımız 6-7 Eylül olaylarıdır. Yüzlerce dükkanın, evin yağmalandığı, insanların öldürüldügü, fotograflara baktığımızda sokakları tanıyamadığımız, inanmakta zorlandığımız…Şüphesiz lincin gerçekleştiği günlere gelene kadar yaşanan baskı ortamı yükselen milliyetçi duygular, yarattığı endişe pek çok insanların evine, işine, okuluna giderken duyduğu tedirginliğe yansımıştı.

Ne zaman bu tarihlere ait birşeyler anlatılsa ya da birşeyler izlesek, aynı inanca sahip olmasa bile, aynı dilden, mezhepten, milletten olmasa bile bu yaşanılanların korkunç oldugunu düşünen, bu insanlarla yaşamış dost, sevgili, komşu olmuş; hiçbirsey olmasa bile sabahları günaydın demiş insanlar ne yaptı diye düşünürken bulmuşuzdur kendimizi.

Nasıl durur insan öylece?

Nasıl susar?

Seçim süreciyle başlayan, AKP’nin savaşının bizzat linç ve nefretle örgütlendigi bir süreçten geçiyoruz. Kobane’li çocuklara oyuncak götürmek üzere yola çıkan gençlerin Suruç’ta katledilmesine karşı duyduğumuz ortak öfkeye ve nefrete tahammül edemeyen AKP iktidarı, bu duygu ortaklığını ayrıştırmak ve iktidar emellerine ulaşabilmek için çatışma ortamını derinleştiriyor. AKP, bir yandan savaşın gerekliliğine bizleri ikna edip savaşı sürdürmeye uğraşırken bir yandan da ölümlerin haklı gerekçeleri olabileceğine inandırmaya çalışıyor bilzeri. Bu noktada savaş söylemlerine sahip çıkanlar ve barış diyenler taraflara dönüşüyor.

Bircok yerde yaşanan nefretin, kutuplaşmanın mekanlaştığı yerlerden biri de zamanımızın çoğunu geçirdiğimiz işyerlerimiz. İktidarın sözcülüğünü yapan kalemler, savaşa varan yolun nasıl örüldüğünü gizlemek ve savaşın haklılığını ispat etmek adına tüm insani değerleri bir kenara bırakıp, yalan üzerine inşa edilmiş, tutarsız, savaş yanlısı haber ve söylemler üretiyorlar. Her gün ölüm haberlerine uyandığımız bu zamanlarda, medyanın işlediği nefreti bir sabah “günaydın” demeyen ofis arkadaşımızın yüzünde görebiliyoruz. O zamana kadar ücretsiz fazla mesaiye, emeğimizin ucuzlaştırılmasına karsı dayanıştığımız, patronlarımız tarafından uygulanan mobbinge karşı birbirimizi kolladığımız, çoğu zaman politik, kişisel meselelerimizi konuştuğumuz çalışma arkadaşlarımızın, öldürülen her insanın herşeyden öte önce bir can olduğunu söylemeye çekindiğimiz kişilere dönüştüğünü görüyoruz. İnsan hakları açısından ele aldığımızda tartışılmaksızın kabul edeceğimiz bazı durumlar, örneğin çocukların öldürülmesi bir sosyal medya paylaşımı üzerinden büyük bir tartışma çıkarabiliyor. Konuşmuyoruz ama sosyal medya paylaşımları altında kavgaya tutuşuyoruz. Barış istediğimizde ölümlere ortak olmakla suçlanabiliyoruz, tacize varan imalara maruz kalabiliyoruz. Geçmişte kimi yaşananları tekrar anımsayanlarımız ya da kendi geleceğinden, “memleketin halinden” kaygı edenlerimizse herşeyden umudu kesmiş bir ruh haliyle yurtdışında bir yerlere taşınmanın planlarını yapıyor. Savaşın neden olduğu ırkçılık ve nefret söylemleri yan masamızda oturan calışma arkadaşımızla aramıza duvar örebiliyor.

Yöresel kıyafetleri sebebiyle komşuları tarafindan dövülerek zorla Atatürk büstü öptürülen insanın, yakılan mevsimlik işçilerin, Kürtçe konuştuğu için sokak ortasında öldürülen gencin, ilkokul çağına gelmemiş çocukların ve hatta bebeklerin öldürülmesi, her gün Türk, Kürt demeden devam eden ölüm haberlerini okurken bir yandan yaşanılanlarla ilgili fikrimizi sorup ögrenmeden, susan, uzaklaşan, selamı sabahı kesen çalışma arkadaşlarımız bahsettiğimiz katliamların nasıl yaşandığı sorusunun cevabı oluyor. Öyle bir noktaya geliniyor ki birbirimizi birçok konuda önyargısız, tarafsız dinleyebilen bizler konuşamaz, tahammül edemez hale geliyoruz. Dinlemekten ve anlamaya çalışmaktan vazgeçtikten sonra geriye günden güne artan nefret kalıyor.

Performans değerlendirme sistemleriyle, rekabetçi çalışma kurallarıyla, uydurma pozisyonlar ve hiyerarşilerle birarada durmamız engellenmeye çalışılırken savaşın neden olduğu ırkçılık ve nefret söylemleri de bizleri iyice ayrıştırıyor. Biz ayrıştıkça ölümler daha da artıyor, savaş isteyenler daha da fütursuzlaşıyor. Biz ayrıştıkça hapishaneye dönüşen işyerlerimizde giderek yalnızlaşıyoruz, çalışırken maruz kaldığımız haksızlıklara karşı giderek güvencesizleşiyoruz.

Savaşla, şiddetle bilerek, isteyerek karşı karşıya getiriliyoruz. Selamlaşmıyor oluşumuzda, konuşmuyor oluşumuzda bir terslik var. Oysa tıpkı işsizlik korkumuzu paylaştığımız gibi, tıpkı mobbing yüzünden uyuyamadığımız akşamlardan sonra buluştuğumuz sabahlar gibi, tıpkı istemeden gittiğimiz şirket etkinliklerinde yan yana gelip sıkıntımızı atmaya çalıştığımız gibi savaşı da konuşabiliriz. Anlaşır mıyız, uzlaşır mıyız bilinmez ama barış için, çalışma ortamımızı birlikte güzelleştirmek için denemekte fayda var.

Ekin Sarıca – Mimar
Duygu Coşkun – Endüstri Mühendisi